Venezüella Komünist Partisi'nden Gustavo Conde Yoldaşla Röportaj  

Venezüella Komünist Partisi üyesi Gustavo Conde yoldaşla Venezüella'daki devrimci süreçler içinde Komünist Partisi'nin rolü hakkında bazı sorularımız yanıt aramak üzerine iletişim kurduk. Parti görevi dolayısıyla Yunanistan'a ve oradan Bulgaristan’a gelen Gustavo yoldaş üşenmeyip Türkiye’ye de uğradı ve kendisini İstanbul’da konuk edip ona sorularımızı yöneltme fırsatını bulduk. Gustavo yoldaşı kendisini "sıradan bir militan" olarak tanımlayan ve gerçek bir Partili bir Komünist'in üstün niteliklerine, başta kendi ülkesinin mücadele tarihinin tam bir bilincine sahip örnek bir devrimci olarak tanıdık. Kendisiyle yaptığımız röportajı aşağıda sunuyoruz.  (25.10.2006)

İlk sorum Bolivarcı Devrim adını verdiğiniz süreçle ilgili. Bu süreç nasıl başladı?

Bu hareketi Bolivar’ın doğumundan tam iki yüz yıl sonra askeri okuldan yeni mezun olan beş subayın bir araya gelmesiyle başlatabiliriz: Hugo Chavez, Urdaneta Hernandez, Arias Cardenas, Acosta Chirinos ve Felipe Acosta Carles. Bu subaylar Bolivar’ın (1783-1830) doğumunun ikiyüzüncü yılında mezun olduklarından kuracakları örgüte MBR-200 (Bolivarcı Devrimci Hareket – 200) ismini verdiler. Sokaktan gelip Orduya yazılan bu gençler Bolivar’ın fikirleriyle askeri okulda iken tanışmışlardı.

Öncelikle Venezüella ordusu hakkında biraz bilgi vermem gerekiyor. Venezüella ordusu Latin Amerika’nın geleneksel ordularından farklıdır, bu ordunun her zaman demokratik bir yönü olmuştur. En yoksullar bile askeri okula yazılabilir. Askere yazılanların çoğu yoksuldur. Ordu yoksul biri için iyi bir kariyer yapma fırsatıdır. Tüm o askeri disipline rağmen kolay bir yükselme yoludur. Chavez de görece yoksul bir aileden gelen biri olarak Askeri Okula kaydolmuştur. Peki Venezüella Ordusu’na neden yoksullar alınırdı? Çünkü bu ordunun temeli Simon Bolivar’ın ordusuna dayanır. Bolivar’ın İspanyol sömürgecilerine karşı savaşan ordusu baldırı çıplaklardan oluşurdu. Ya da Venezüella’da kullanılan deyimle “ayağı yere çıplak basanlardan”. Bu yoksullar özgürlük istedikleri için Bolivar’ın ordusuna katıldılar. Bolivar’ın ordusu işgal etmek için değil, özgürleştirmek için savaşırdı. Bolivar bu orduyla beş ülkeye bağımsızlığını kazandırmıştır. İşte Venezüella ordusunun kökleri buraya dayanır.

Bununla birlikte Bolivar döneminden Chavez dönemine kadar pek çok değişiklik de oldu şüphesiz. Latin Amerika’ya müdahale etme eğiliminde olan ABD,  Monroe Doktrini’ni yürürlüğe koydu. Bu doktrin ilk olarak Latin Amerika’daki kışlalar üzerinde etkili oldu. ABD, o dönemden beri Latin Amerika’da  kendine bağlı ordular yaratmaya çalıştı. Venezüella ordusu da bundan etkilendi. Bu ordu diktatör Juan Vicente Gomez döneminde tarihinin en karanlık dönemini yaşadı. Bolivar’ın kurduğu ordu onun ölümünden sonra ortaya çıkan oligarkların ülkeye hakim olmasıyla zaten bir çürüme sürecine girmişti. Bolivar’ın bir ideal uğruna yaşamak düşüncesi askerlere verilmez oldu. Bolivar ihanete uğramıştı. Korkunç bir yalnızlık ve sefalet içinde öldü. Ölürken üzerinde bulunan gömlek kendisine ait değildi, onu birinden ödünç almıştı. “Gel” demişti Bolivar yardımcısına, “gel, bu topraklar bizi istemiyor.” Bolivar’dan sonra oligarkların eline geçen ordu tam bir baskı aracına dönüştü. Bolivar’ın ordusu zenginlerin elinde oyuncak olmuştu.

1920’lerde Juan Vicente Gomez orduyu baskı aracı olma özelliğini değiştirmeden yeniden organize etti. Bu sıralarda Venezüella’da petrol yeni bulunmuştu. Daha önce Venezüella’da petrol olduğu bilinmiyordu. Yerliler petrolü bugünkünden çok farklı amaçlar için kullanıyorlardı. İlk petrol kuyusu Kolombiya sınırına yakın Tachira bölgesinde açıldı. Yankiler bunu gördü ama Gomez petrolün değerini anlayamadı. Yirmili yıllarda petrol kralı olarak bilinen Rockefeller, Gomez’le anlaştı. Varil başına bir Bolivar’ın sekizde birini verecekti vergi olarak. Gerçekten utanç verici bir durum! Ama anlaşma sağlandı, ABD petrol rafinerilerini ve boru hatlarını inşa etmeye başladı. Bu andan itibaren ordu giderek Amerikanlaşmaya başladı. Eskiden Venezüella ordusu Prusya tipi bir orduyken ABD’nin modeline uygun bir ordu haline gelmeye başladı. Bu yıllarda Panama kanalı da açılıyordu. ABD bu kanalı açtıktan sonra Panama’da Güney Ordusu’nu kurdu. Latin Amerika ülkelerinden subayları Panama’ya getirip orada ABD doktrinini aşılıyorlardı onlara. Artık Latin Amerika ordularını, bu eğitimden geçen subaylar yönetmeye başladı. Yıllar boyunca Latin Amerika’da ABD’nin çıkarlarına uygun darbeler yapan subaylar kuşağının kökeni bu okuldur.

Venezüella da süreçten etkilendi. ABD yanlısı askerler politikada hep söz sahibi oldular. Bunun doruk noktası 1948 yılında General Marco Perez Jimenez tarafından yapılan darbeyle Başbakan Romulo Gallegos’un görevden alınmasıydı.   

Gallegos aynı zamanda bir yazardı, değil mi?

Evet, ilerici bir yazar. O sıralarda Demokratik Eylem (AD) adında bir parti kurulmuştu. Bu parti popülizm adı verilen bir politika izliyordu. Sağcıların da karıştığı bir tür “ilericilik”. Ama partideki gerçek ilericiler idareyi ele almışlardı. Önemli toplumsal ilerlemeler kaydedilmişti. Örneğin Isaias Medina hükümeti sırasında Venezüella Komünist Partisi legalleşmiş, eksiden yasak olan pek çok ilerici kuruluş serbestçe siyaset yapma olanağına kavuşmuştu. Ama ABD bu sürecin daha fazla ilerlemesine izin vermedi. Marco Perez Jimenez eliyle darbe yaptılar.

Bütün bunları orduyla ilgili bir fikir edinesiniz diye anlatıyorum. Chavez Askeri Okul’a girdiğinde Bolivarcı bir örgüt kurdu ve Simon Bolivar’ı okumaya başladılar. Aslında Bolivar hiçbir şeyi kaleme almadı. Yanındaki yardımcısı onun sözlerini kaydediyordu. Bütün açıklamaları, yazışmaları, hatta aşk mektupları iki ciltte toplanmıştı. Bolivar’ın, ona bildiği her şeyi öğreten bir eğitmeni vardı: Simon Rodriguez. Chavez’in Bolivarcılığın üç ayağı dediği üç kişiden biri Simon Rodriguez’dir. Rodriguez, Bolivarcılık düşüncesinin kurucusu, Bolivar onun uygulayıcısı, Ezequiel Zamora ise onun devamcısı olarak bilinir. Ezequiel Zamora da ilginç bir kişiliktir. Bolivar’dan sonra iktidarı eline alan, Bolivar’ın ülkeden sürülmesi kararının altına imza atan oligark Paez’e karşı köylülerle beraber ayaklanmış, bağımsızlık kazanıldıktan sonra dağılan orduları toplamaya çalışmıştır. Zamora’nın görüşleri o kadar yayılmıştır ki onun “toprak ve özgürlük” sloganı yıllar sonra Meksika’da Emiliano Zapata tarafından kullanılacaktır.

Chavez’in bahsettiği üç temel bunlardır işte. Sağcıların dediği gibi bir delilik değildir bu. Bu düşüncenin bir sürekliliği vardır.

Konumuza geri dönersek, Chavez ve yoldaşları bu kökleri hatırlayarak kurdukları MBR-200 adlı örgüt başlarda sadece askerlerden oluşuyordu. Ordu içerisindeki birkaç gözükaradan ibaret bir hareketti. Ama bu deliler “dördüncü cumhuriyet” denilen parlamenter demokrasiden, onun bürokratizminden, yozlaşmasından ve ABD’ye teslimiyetçiliğinden bıkmışlardı. Aslında ulusalcı bir hareket olarak başladı. Ama Chavez Askeri Okul’a girdiğinde Venezüella Devrimci Partisi (PRV) üyesi olan ağabeyi Adan aracılığıyla sosyalist düşünceyi tanıyordu. Şöyle düşünüyordu: devrim yapmak için silah gereklidir, silahlar da orduda. Eğer orduda bir rütben varsa savaşacak askerin de olur. Askerin varsa gücün de var demektir. Planı aşağı yukarı buydu. Ordu içerisinden doğacak bir ayaklanma çıkarmak istiyordu. Ama halkla ya da devrimci örgütlerle istediği ilişkiyi bir türlü kuramıyordu. Devrimciler bin parçaya bölünmüştü. Maocular, Troçkistler, Arnavutçular vs. diye. Chavez halkın katılımını sağlamadan sadece ordu içinden yapılacak bir müdahalenin başarı şansının çok düşük olduğunu düşünüyordu. Ama özellikle de tek bir vücut olarak hareket eden devrimcileri bulamayınca ilk başlarda bu halk desteğinden yoksun kaldı.

Chavez bu sıkıntıları yaşarken 1989 yılında yaşanan korkunç Karakas Katliamı gerçekleşti ve bu katliam pek çok şeyi değiştirdi. Bu olaya kısaca değinmek istiyorum.

Carlos Andres Perez hükümetinin ikinci dönemindeydik. Perez yozlaşmış bir popülist, bir gericiydi. İkinci kez seçilir seçilmez ilk işi benzine zam yapmak oldu. Halk, dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri olan Venezüella’da nasıl olup da benzine bu kadar zam yapıldığını sorgulamaya başladı. Bildiğiniz gibi benzine zam yapınca her şeye zam yapmış oluyorsun. Ulaşım giderlerinden gıda maddelerine kadar. Bu zamlardan sonra enflasyon bir günde yükseldi.

Ben o sıralarda kuryelik yapıyordum ve kenti motosikletle geziyordum. Bu yüzden de o günün sabahından beri gelişen olayları çok iyi gözlemledim. Otobüs duraklarında insanlar gazetelerini okuduklarında zam haberini aldılar. Gazete, süt, su, her şey bir günde daha pahalı olmuştu. Halkın yaptığı yorumlara şahit oldum. Bir işçi “bu it heriflere daha ne kadar katlanacağız” diye bağırdı. Otobüs durağındaki bir başka işçi de “doğru söylüyor, bu itlere daha ne kadar katlanacağız?” diye tekrarladı. “Bir şeyler yapmamız lazım.” Sonra küçük gruplaşmalar başladı. Kentin çeşitli yerlerinde gösteriler olduğu haberi yayılıyordu. Bu gösterilerle beraber kontrolsüz bir şiddet başladı. Halk otobüsleri yaktı. İlk hedef otobüsler oldu çünkü ilk zamlar otobüs biletlerine yapılmıştı. Daha sonra dükkanların camlarını, vitrinlerini indirmeye başladılar. Bunu yağmalar izledi. O anda iki şeyi gördüm. Bir taraftan yağmalamalar olurken diğer taraftan polisle çatışılıyordu. Karakas’ın en büyük meydanlarından biri olan Libertador Meydanı yakınlarında bir kamyonu durdurduklarını hatırlıyorum. Kum dolu bir kamyondu bu. Kamyonu devirdiler, trafik bir anda felç oldu. Farklı merkezlerde aynı eylemler tekrarlandı. Sonra halk barikatlar kurmaya başladı. Karakas kenti bir vadi üzerine kuruludur. Zenginler düzlük yerleri kapmışlardır. Emekçiler, işçiler ise vadinin eteklerine gecekondu mahalleleri kurmuşlardır. O gün halk vadinin iki yamacından kent merkezine indi. Yoksullar gecekondulardan çıkıp meydanlardaki alışveriş merkezlerini yağmalıyordu.

Başbakan Carlos Andres Perez, bu olaylar üzerine ordu birliklerine olayları bastırma emri verdi. Bu bir yangını gaz dökerek söndürmeye çalışmak gibi bir şeydi. Halk orduyla karşı karşıya geldi. Öyle ki bugün bile o gün kaç kişinin öldüğü bilinmez. Üç günde 3.500 kişinin öldüğünden bahsedilir. Ordu bu olayları bastırmak için tanklarla halka rasgele ateş açıyor, evinde televizyon izleyen insanlar ölüyordu. Bu korkunç baskı üç gün sürdü. Ama aynı zamanda üç günlük bir direnişten de söz edebiliriz. Venezüella tarihinde halk hiçbir zaman orduyla bu kadar geniş çapta bir çatışmaya girmemişti.   

Bu olaylar, Chavez ve örgütünün planlarını öne alması sonucunu doğurdu. Bazı devrimci örgütlerle anlaşıldı. Chavez ayaklanmanın işaretini verdi ve devrimci güçler ordunun bir kısmının da desteğini alarak sokaklara döküldü. Devrimciler birbirlerini kollarına sardıkları bayraklardan tanıyorlardı. Bu bayrağı taşımayan düşman sayılıyordu. Devrimci askerlerin denetimindeki tanklar Karakas’ın 170 kilometre ötesindeki Maracaibo sokaklarına çıktılar. Elli adet tankın otobandan başkent Karakas’a doğru yönelişini gözünüzün önüne getirin. Biri tanklara nereye gittiklerini soracak olursa “tatbikat var” denecekti. Bu sırada Chavez Chilinos’un komuta ettiği paraşütçü birliğiyle beraber uçakla Karakas’a gitti. Paraşütçüler belirlenen yerlere indirme yaptılar. Biri Başkanlık sarayına, diğeri ise havaalanı yakınlarına. Ama bu paraşütçülerin bir kısmına inerken ateş açıldı ve çoğu hayatını kaybetti. Ama Chavez ayaklanmayı yöneteceği karargahına gitmişti. Başkanlık Sarayının yakınlarındaki Askeri Müzeydi burası. Ama ayaklanma başarısızlıkla sonuçlandı.

Chavez ayaklanmayı sürdürmekte bir yarar görmedi. Düşman, Chavez’in korkaklık ettiğini ileri sürüyor. Hayır. Bu da bir yalandır. Chavez aslında askeri bir karar almıştır.

Bununla birlikte Urdaneta Hernandez’in yönetiminde Valencia kentini ele geçiren birliklerle, bugün BM Venezüella temsilcisi olan Francisco Arias Cardenas’ın komuta ettiği birlikler kendi bölgelerinde büyük bir başarı kazanmışlardı. Ama asıl önemli bölge olan Karakas’daki başarısızlık bu iki bölgedeki başarıyı anlamsız kıldı. Ordunun büyük kısmı karşı tarafın elindeydi ve ele geçirilen bu bölgeleri bombalayacaklardı. Chavez, hükümete sadık kalan Ordu komutanına şunları söyledi: “Bana bir şans ver, daha fazla kan akıtılmasını engelleyeyim. Yoldaşlarımla iletişim kurmama izin ver.” Böylece Chavez yoldaşlarına seslenmek için ilk kez devlet televizyonuna çıkmış oldu. Ama aslında halka sesleniyordu. “Biz Bolivar Hareketi’nin üyeleriyiz.” Halk şaşkına döndü: “Bolivar mı?” “Askerler mi?” Kimsenin tanımadığı bir asker iktidarı almaya yeltenmiş, Bolivar’dan söz ediyor. Chavez konuşmasında mücadelenin tamamen bitmediğini ima edercesine şimdilik başarılı olamadıklarını söylüyor, eylemin tüm sorumluluğunu üzerine aldığını ekliyordu. İşte özellikle bu, insanları çok etkiledi. Çünkü Venezüella’da o tarihlerde kimse hiçbir işin sorumluluğunu üzerine almaz, herkes topu birbirine atardı. O günden sonra Chavez’in “şimdilik” sözü bir efsaneye dönüştü.   

Chavez tutuklandı. Urdanate Hernandez hemen silah bırakmayı kabul etmedi. Chavez operasyonu bitirmeye karar verdiğinde saat sabahın dokuzuydu. Francisco Arias saat onbirde, Urdaneta Hernandez ise saat üçte teslim oldu. O gün Chavez birliklerinde 28 asker, bu birliklere destek veren on altı devrimci üniversite öğrencisi öldürüldü.

Chavez’i hapse attılar. Ama hapishane halkın akın ettiği bir ziyaret yerine dönmüştü. Hapishanenin önünde kitleler birikiyordu. “Kim bu Chavez?” Herkes merak ediyordu. Hükümet de bunu dikkate alarak onu Karakas’a doksan kilometre uzaklıktaki Yare hapishanesine yerleştirdi. Buna rağmen halk mesafeye aldırmayıp kitleler halinde Yare’ye akmaya başladı. Böylece Bolivarcı hareket bir halk desteği kazanmaya başladı. Bazı aydınlar, sendikalar, politik örgütler ve bazı subaylar bu harekete katılmaya başladı.

27 Kasım’da Bolivarcılar benzer bir girişimde bulundular. Ama bazı sol örgütler daha önemli işleri olduğunu söyleyerek yeterli desteği vermediler. O tarihten sonra ben de devrimci faaliyetlerimi gizlilik içinde sürdürmek zorunda kaldım. Çünkü beni arıyorlardı ve öldürmek istiyorlardı. Biz bu gizlilik içinde hareket ediyorduk ama devlet de çok zorlanıyordu.

Bu kritik dönemde seçimler geldi. Rafael Caldera adlı bir politikacı Chavez rüzgarını kendi çıkarları için kullanmak istedi. Seçim kampanyasında eğer “iktidara gelirsem Chavez’i serbest bırakırım” vaadinde bulunuyordu. Solculardan, sağcılardan, merkezden, kısacası hemen her hareketten irili ufaklı partileri etrafında topladı. Böylece iktidara geldi. Halk Chavez’i serbest bırakması için Caldera’ya baskı yaptı. Aslında Caldera’nın buna pek niyeti yoktu ama halkın baskısı o kadar artmıştı ki bir noktadan sonra taviz vermek zorunda kaldı. Biz de o sırada Chavez’in çıkması lehinde kampanya düzenledik. MVR-200 Hareketi gizli faaliyet yürütüyordu. Buna rağmen hükümet bazı eylemlere izin vermek zorunda kalıyordu. Buna bir tür yarı-gizli politik faaliyet diyebiliriz. Ama silahlı güçlerimiz hiçbir zaman gizli faaliyeti bırakmadılar. Legal olmasına izin verilen şey politik mücadeleydi.

Chavez’in hapisten çıkışı görülecek şeydi. Kimseye bir çağrı yapılmamasına rağmen hapishanenin önünde bir halk denizi vardı. Bu tarihten sonra Chavez dört ay boyunca Caracas’ın en ücra mahallelerinden ülkenin içlerine kadar her bölgeyi gezdi. Hareketi güç kazandıkça solcu aydınlar, başka partilerden insanlar ona katılıyordu. Buna sağcıların da dahil olduğunu söylemek zorundayım. Bazı faşistler “işte ülkenin ihtiyaç duyduğu demir yumruk, yoldan çıkmış toplumun da buna ihtiyacı vardı” diyerek Chavez’e destek verdiler. MVR-200 hareketinin içinde faşist unsurlar da vardır. Bazı satılık sendikacılar da bu harekete bulaşmıştır.

Seçimler yaklaşıyordu. Seçime girip girmeme yönünde yapılan tartışmadan seçime girme yönünde bir karar çıktı. Beşinci Cumhuriyet Hareketi ismiyle seçime girildi ve Chavez iktidara geldi.

Bununla birlikte, bu yeni parti içerisinde tutucu ve devrimci kanat arasındaki savaş devam ediyordu. Bu yüzden ben Chavez’e karşı 2002 yılında yapılan 11 Nisan darbesinin bir açıdan faydalı olduğunu düşünüyorum. Gericilerin bir kısmı hemen gerçek yüzlerini gösterdiler. Bu yüzden keşke bu darbe girişimi biraz daha uzasaydı diyorum. Hareketin içine gizlenmiş pek çok karşı devrimcinin maskesini bu sayede düşürebilirdik.

Böylece Chavez’in burjuvaziyle ilk sürtüşmeleri de başlamış oluyordu. Şu noktanın altını çizmek gerekir. Burjuvazi ve sağcılar Chavez’in iktidara gelmesine izin verdiler. Onu belirli hevesleri olan ama temelde önceki iktidarlardan hiç farkı olmayan, sadece biraz daha solda biri olarak gördüler. Ama yanıldılar. Büyük sermaye sahipleri daha önceki Başbakanlara yaptıkları gibi onu karşılarına alıp “gel otur bakalım şu masaya, bana hangi Bakanlıkları veriyorsun” diyebileceklerini sandılar.

Küba devrimi sırasında sermayesini de yanına alıp Venezüella’ya kaçan bir [Kübalı] işadamının, sahibi olduğu yayınevinin seçimler sırasında Chavez’e destek vermesine karşılık olarak bir Bakanlık istemesi ama Chavez’in ona randevu bile vermemesi buna bir örnektir.

Burjuvazi Chavez’in kendilerine Bakanlık vermeyeceğini kısa sürede anladı. Chavez, Bakanlarının çoğunu ilerici kişilerden seçti. Çoğunu diyorum çünkü bu konuda bazı hatalar yaptı. İsim vermem sorumsuzluk olur ama şu anda bile Bakan olmayı hak etmeyen bazı kişiler o koltukta oturuyor.

Venezüella Komünist Partisi’ne gelelim. Partinin Chavez dönemindeki çalışma koşullarıyla daha önceki dönemleri karşılaştırdığınızda ne gibi farklılıklar görüyorsunuz?

Bir karşılaştırma yapabilmeniz için tipik bir örnek vereceğim.

Chavez öncesi parlamenter demokrasi döneminde Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nden yoldaşlar Venezüella Komünist Partisi’ne çok değerli bir baskı makinesi yollamışlardı. Almanlar matbaacılıkta bir numaradır. Çok güzel bir makineydi. Ama okyanus üzerinden taşınırken Venezüellalı “güvenlik” birimleri alçakça bir baskın yaparak makineyi denize attılar.

Bugün devlet matbaalarında istediğimiz sayıda kitap, dergi ve broşür basabiliyoruz. Hem de yazdıklarımızın içeriğine kimse müdahale edemiyor.

Bu, aklıma gelen çarpıcı bir örnek. Başka şeyler de söyleyebilirim. Hapishanelerde hiç devrimci kalmadı. Polis, hiçbir gösteriye saldırmıyor. Sınırsız düşünce özgürlüğü var. Kimse düşüncelerinden dolayı cezalandırılmıyor. İki gerici darbe yaşamış bir ülkenin komünistleri olarak bunların değerini takdir edersiniz.

İnsanlarımız eskiye göre çok daha fazla kitap, gazete, dergi okuyor. Okuma yazma kampanyaları sayesinde nüfusun yüzde doksan dokuzu okuyup yazabiliyor. Kültür seviyesi çok yükseldi. Otobüslerde, metrolarda anayasayı okuyup haklarını araştıran işçiler görebiliyorsunuz.

Petrol dışında kalan diğer sanayilere yapılan yatırımlar sayesinde açılan yeni sektörler hem işçi sınıfının sayısal büyüklüğünü artırdı hem de farklı becerileri olan çok yönlü bir nitelik kazandı işçi sınıfı. 

Bütün bunlar Venezüella Komünist Partisi’nin Chavez’e hapisten çıktıktan sonra destek vermesinin doğru bir taktik olduğunu kanıtlıyor. Chavez’e ilk destek verdiğimiz sıralarda partimiz oldukça zayıflamış durumdaydı. Sovyetler Birliği’nin çöküşünün dünyadaki Komünist Partilere verdiği zarardan biz de payımızı almıştık. Bununla birlikte, parti eğer o tarihe kadar ayakta kaldıysa bunu Gorbaçov’un perestroika ve glasnost politikalarını açıkça reddetmesine borçludur. Parti içinden bazı kişiler Gorbaçov’un görüşlerini partiye dayatmak istedi ama bunda başarılı olamadılar. Bu konudaki kesin tavrımızı koyduk. Ama örneğin Kolombiya’da böyle olmadı. Kolombiya Komünist Partisi bu politikaları sorgusuzca kabul ettiği için kendi kendini yok etti. Bugün Kolombiya’nın gerçek Komünist Partisi FARC’a bağlı olan Gizli Kolombiya Komünist Partisidir.[1] Ama bu başka bir zaman anlatılacak bir konu.

Partimiz ideolojik netliğini hep korudu. Tek bir vücut gibi hareket ettik. Bu yapıyı korurken, bir yandan da partimiz içinden bazı militanlar Chavez’in kurduğu partinin politikalarını etkilemek için o partiye komünist kimliklerini gizlemeden üye oldular. Chavez’in partisinin içinde pek çok farklı eğilimin – bugün dahi – bulunduğunu söylemiştim.

Bu yüzden Venezüella Komünist Partisi olarak her zaman Chavez’e eleştirel yaklaştık. Örneğin söz konusu partinin demokratik merkeziyetçilikten uzak olmasını, birtakım keyfi atamalar yapmasını sık sık eleştirdik ve eleştiriyoruz. Bununla birlikte emperyalizmin devrimci blok içindeki farklı düşünceleri kullanmak için fırsat kolladığı bir dönemde yaşadığımızı da unutmamalıyız. Sorumsuzca yapılacak bir eleştiriyi her türlü iletişim aracılığıyla hızla yayıp, ilerici saflar içinde parçalanmalara yol açabilirler. Bu yüzden eleştiri yaparken çok dikkatli oluyoruz. Hatta bazı eleştirileri sadece parti üyeleri arasında dile getiriyor, bunları açık zeminlerde dile getirmiyoruz.

Ama Chavez’e verdiğiniz desteğin koşulsuz bir destek olmadığını da söyleyebiliriz, öyle değil mi?

Bakın, Chavez gerek resmi konuşmalarında gerekse özel konuşmalarında Komünist Partisi’ne açıkça destek veriyor. Yukarıda da onun döneminin getirdiği avantajları sıralamaya çalıştım. Bununla birlikte Chavez’in niyetleri ve yaptıkları ne kadar iyi olursa olsun, tüm gerçek devrimcilerin bir çatı altında toplandığı bir partinin başına geçmedikçe ve kendisini bu tek devrimci partiye bağlı bir lider olarak görmedikçe ona koşulsuz destek vermeyeceğiz.

Az önce sorduğunuz soruya dönersek, şu anda en ileri ve en devrimci politikayı Venezüella Komünist Partisi yürüttüğü için ve partimiz devletten baskı görmediği için hızla güçleniyoruz. Partimiz niceliksel ve niteliksel olarak güçlendi. İşçiler, gençler yığınlar halinde partimize geliyor. Bir zamanlar devrimci hareket içinde bulunmuş ama hareketin bölünmüşlüğünün de etkisiyle mücadeleden kopmuş eski militanlar partiye geri dönüyor. Che’nin de dediği gibi “insanlar düşebilirler ama önemli olan düştükten sonra ayağa kalkabilmektir.” Başka deyişle, yaklaşık seksen yıllık tarihimizin en güçlü dönemini yaşıyoruz. Şu anda ülkede hem niceliksel hem de niteliksel olarak en güçlü örgütsel yapı Venezüella Komünist Partisi’ne aittir. Örneğin, Beşinci Cumhuriyet Hareketi seçimlere çok büyük para harcıyor. Biz o paranın yirmide birini bile harcamıyoruz ama mesela başkent Karakas’ta geleneksel sağ partileri geride bırakıp ikinci parti konumuna geldik. Bunun nedeni yıllardır büyük özverilerle oluşturduğumuz örgütsel yapının sağlamlığıdır.

Venezüella Komünist Partisi tereddüt etmeden ülkenin sosyalizme doğru ilerlemesi gerektiğini savunmaktadır. Beşinci Cumhuriyet Hareketi de dahil olmak üzere Chavez’e destek veren partilerin hiçbiri bunu açıkça savunmuyor. 

Önümüzdeki seçimlerde partimizin alacağı oy oranı önemlidir. Tahminime göre Chavez oyların yüzde yetmiş beşini alacaktır. Bu yüzde yetmiş beş oyun yüzde yirmi beşi Komünist Partisi’ne verilecektir. Ne kadar fazla oy alırsak seçimlerden sonra gündeme gelecek olan devrimci güçlerin tek bir parti çatısı altında toplanması tartışmalarında o kadar fazla söz hakkımız olacaktır. Ama sonuç ne olursa olsun, Komünist Partisi olarak birlik olsun diye birlik kurmayız. İlkelerimizden asla taviz vermeyiz.

Sonuç olarak, hiçbir biçimde zafer sarhoşluğuna kapılmadan çalışmalarımıza aynı şevkle devam edeceğiz. Şunu da eklemem gerekiyor, biz bugüne kadar kitle partisi olmadık, kadro partisi olduk. Yirmi tane yetenekli kadroyu elli bin tane yeteneksiz üyeye tercih ederiz. Kalabalıklar gözümüzü kamaştırmıyor, ilkelerin çok daha önemli olduğunun bilincindeyiz.

Az önce söylediklerinizle bağlantılı olarak şunu sormak istiyorum: Venezüella Komünist Partisi ülkede "proletarya diktatörlüğü"nün kurulmasında nasıl bir rol oynayacak? Ülkemizde Chavez’le ilgili kafa karışıklığı olmasına rağmen görüşler Chavez’in ülkeyi sosyalizme tek başına götüremeyeceği yönünde ağır basıyor. Venezüllalı komünistler bu konuda ne düşünüyorlar?

Devrimin proletarya diktatörlüğü aşamasına ulaşıp ulaşmayacağı devrimci öncülerin halkın politik bilinç düzeyini yükseltme kapasitesine bağlıdır. Bugün işçi sınıfı kitleleri belki de tarihinde ilk kez Marksist klasikleri bu kadar çok okuyor. Bu büyük bir fırsattır. Seksen yıllık Venezüella Komünist Partisi kuşaklar boyu verdiği inatçı ve sürekli mücadelenin meyvelerini toplamaktadır. Parti halkta bir güven yaratmıştır. Chavez bile kendi adamlarından çok bize güveniyor. Diyelim ki partimize on milyon dolar verdi. Bir sene sonra bu parayı tek kuruş eksilmeden geri alabileceğini bilir. Dünyanın herhangi bir bölgesinde bir görevi yerine getirmek için gönderdiği kişi eğer Komünist Partisindense bu görevin eksiksiz yapılacağını bilir. Kendi yanındakilere bile bu kadar güvenemez. Daha da önemlisi, işte bu güven halka da sirayet etmiştir. Eskiden Komünizm sözünü duyunca kaçacak delik arayan halk şimdi onu öğrenmeye çalışıyor. Biz devrimciler bunu ne kadar iyi anlatabilirsek, elimizdeki bu fırsatı ne kadar iyi kullanabilirsek proletarya diktatörlüğüne o kadar çabuk ulaşırız. Ama bunun için önümüzde uzun bir yol var daha. Mevcut devlet yapısıyla sosyalizmi inşa edemeyiz. Bu devlet mekanizmasını parçalayıp sosyalizme uygun bir devletin temelini atmalıyız.

Son bir sorum daha olacak. ABD’nin Venezüella’ya saldırma ihtimaline karşı bazı önlemler alındığını biliyoruz, bunlar kısaca nelerdir?

ABD’nin Venezüella’ya saldırması durumunda Venezüella kendini düzenli ordunun yanında milis güçleriyle de savunacaktır. Ordu komutanları asimetrik savaş doktrininden bahsediyorlar. Bu amaçla halk kitlelerine silah kullanmayı öğretiyoruz. Şu anda düzenli ordunun yanı sıra iki milyon milis eğitiliyor. Halktan gönüllüler, iş çıkışlarında askeri eğitim almak üzere kışlalara gidiyor. Yakın zamanda Venezüella tarihinde ilk kez olarak ordu ve halkın beraber katıldığı bir tatbikat düzenlendi. Rusya’dan getirtilen yüz bin adet Kalaşnikof marka tüfek ve burada kuracağımız Kalaşnikof silah fabrikası bu asimetrik savaşa uygun olarak alınan önlemlerden bazıları. Amaç milis ordusunu on milyon kişiye çıkarmak. En yaşlısından en gencine kadın erkek ayrımı yapmadan savaşta herkese bir görev vermeyi hedefliyoruz. Şunun bilincindeyiz. ABD bize saldırırsa büyük zarar verebilir ama bizi asla teslim alamaz.     

 

- Stalin Arşivi -