|
TARİH ÇARPITICILARI
(Bir Tarihsel Düzeltme)
SSCB Enformasyon Bürosu
(1948)
1. bölüm Alman Saldırısının Hazırlanması Nasıl Başladı
2. bölüm Alman Saldırısına Karşı Mücadele Yerine Sovyetler'in Tecrit Edilmesi
3. bölüm Sovyetler Birliği'nin Tecrit Edilmesi Sovyet-Alman Saldırmazlık Antlaşması
ABD Dışişleri Bakanlığı, İngiliz ve Fransız Dışişleri Bakanlıklarının da katılımı ile, Ocak sonunda, raporlardan ve Hitler’in diplomatik memurlarının güncelerinden oluşan bir derleme yayınladı ve buna «Nazi-Soviet Relations 1939.1941» (Nazi-Sovyet ilişkileri 1939-1941) şeklinde gizemli bir başlık attı.
Bu derlemenin önsözünde belirtildiğine göre, ABD, Büyük Britanya ve Fransa hükümetleri, Amerikan ve İngiliz askeri makamları tarafından Almanya'da ele geçirilen Alman Dışişleri Bakanlığı'nın 1918-1945 yılları arasındaki arşiv belgelerini yayınlama konusunda daha 1946 yazında anlaşmışlardır. Burada, yayınlanan derlemenin yalnızca 1939-1941 yıllarına ait belgeleri içermesi göze batmaktadır. ABD Dışişleri Bakanlığı buna karşın, daha önceki yıllara, öncelikle de Münih dönemine ait belgeleri derlemeye almamış, yani dünya kamuoyundan gizlemiştir. Bu elbette bir raslantı değildir ve tarihsel doğrular karşısında nesnel ve güvenilir bir tutumla hiçbir ortak yanı olmayan bir niyetle yapılmıştır.
Hitler memurlarının gözden geçirilmemiş ve keyfi seçilmiş anılarından oluşan bu tekyanlı derlemenin yayınlanmasını, dünya kamuoyu önünde herhangi bir şekilde de olsa haklı çıkarmak için, İngiliz ve Amerikan basını, Ruslar'ın «Batı'nın Nazi diplomasisi üzerine tam bir raporu ortaklaşa yayınlama önerisini reddettiği» şeklinde tümüyle uydurma bir iddia ortaya atmışlardır.
İngiliz ve Amerikan çevrelerinin bu açıklaması olgulara uymamaktadır.
Gerçekte, mesele aşağıdaki gibidir: 1945 yazında dış basında, Almanya'da ele geçirilen belgelerin yayınlanması için İngiltere'de hazırlıkların yapıldığı seklinde haberler çıkınca, Sovyet Hükümeti, Büyük Britanya Hükümetine başvurdu ve Sovyet bilirkişilerinin İngiliz ve Amerikan birlikleri tarafından ele geçirilen belgelerin ortaklaşa tasnifi ve yayınlanmasına katılmasında ısrar etti. Sovyet Hükümeti, karşılıklı anlaşma olmaksızın; bu belgelerin yayınlanmasını doğru görmedi ve ayrıca özenli ve objektif bir denetim olmaksızın bu belgelerin yayınlanmasının sorumluluğunu üstlenemezdi; çünkü bu temel önkoşul olmaksızın söz konusu belgelerin yayınlanması, Anti-Hitler koalisyonuna üye devletler arasındaki ilişkileri yalnızca kötüleştirebilirdi. Foreign Office [İngiliz Dışişleri Bakanlığı —ÇN], Sovyet Hükümetinin ele geçirilen Nazi belgelerinin kopyalarının değiş-tokuşunu zamansız teklif ettiğini öne sürerek Sovyet önerisini reddetti.
Amerikan delegasyonunun, 6 Eylül 1945'de Almanya Kontrol Konseyi Politik Direktörlüğüne, Alman arşivlerinin ve belgelerinin kullanımına ilişkin taslak direktifler önerdiği de bilinmektedir. Bu proje, arşivlerin toplanmasında ve korunmasında bütün Almanya için bütünlüklü bir hareket tarzı ve Birleşmiş Milletlere Üye devletlerin temsilcilerine bu arşivlere bakma hakkı öngörüyordu. Bunun dışında, belgelerin kopyalarını hazırlama ve yayınlama olanağı öngörülmekteydi. Bu talep, Politik Direktörlüğün oturumlarında tartışıldı, ama, kendilerine direktif verilmediği bahanesi ile, İngilizlerin ve Amerikalıların talepleri üzerine ertelendi. ABD temsilcisinin, ABD Hükümetinin yeni bir öneri üzerinde çalıştığım ve sunulan projenin geçersiz sayılmasını rica ettiğini açıklamasından sonra, sorun Politik Direktörlüğün gündeminden kaldırıldı.
Sovyet Hükümetinin Alman arşiv malzemelerinin yayına hazırlanmasına katılmayı reddettiği iddiası, bundan dolayı gerçek dışıdır.
Söz konusu derlemenin yayınlanması ile birlikte, ABD ve ona bağımlı ülkelerde, sanki büyülü bir söz söylenmiş gibi; konusunu 1939'da Sovyetler Birliği ile Almanya arasında imzalanan ve sözde Batılı güçlere karşı yöneldiği iddia edilen saldırmazlık paktının oluşturduğu yeni bir kışkırtma ve dizginsiz bir iftira kampanyası başladı.
Sovyetler Birliği ile Almanya'nın 1939-1941 yıllan arasındaki ilişkileri üzerine belgelerin yayınlanması ile, ABD'de gerçekte hangi gayenin güdüldüğüne ilişkin bir kuşku olamaz. Olaylar nesnel olarak ortaya konulmak istenmemekte; daha ziyade, gerçek olayların tahrif edilmiş bir tablosu verilmek, Sovyetler Birliği üzerine yalanlar ve iftiralar yayılmak ve onun saldırgan ve anti -demokratik güçlere karşı gerçekten demokratik ve dürüst savaşçı olarak sahip olduğu uluslararası nüfuz kırılmak istenmektedir.
Bu düzenbaz hareket tarzı, Anglosakson ülkelerin yöneticisi çevrelerinde müttefikler arası ilişkilerin özüne ilişkin tipik olan görüşlerden kaynaklanmaktadır. Bu görüşler doğrultusunda, müttefikler arasında namuslu ve dürüst ilişkiler sürdürmek, karşılıklı güven vermek ve birbirlerini desteklemek yerine, müttefikini zayıflatmak, onu bencilce kullanmak ve onun sırtından kendi konumunu güçlendirmek amacıyla, iftira da dahil olmak üzere her türlü aracın kullanıldığı bir politika izlenmektedir.
ABD yönetici çevrelerinin, Sovyetler Birliği'ne karşı iftira kampanyalarının yardımıyla, Sovyetler Birliği ile ilişkilerin düzelmesinden yana olan, kendi ülkelerindeki ilerici unsurların etkisini ortadan kaldırma çabaları da gözden kaçırılmamalıdır. ABD’deki ilerici unsurlara karşı vurulan darbe, kuşkusuz ki, onların bu yılın sonbaharında yapılacak başkanlık seçimlerindeki etkilerini zayıflatma amacını da gütmektedir.
Derleme, Hitler'in diplomatik memurları tarafından Alman diplomatik kalem odalarının en gizli bölümlerinde üretilen bir yığın belgeyi içermektedir. Tek başına bu durum bile; son derece tekyanlı ve tarafgir olan, olayları Hitler hükümetinin bakış açısından ortaya koyan ve bu olayları Hitler faşistleri açısından uygun bir tarzda gösterme amacına sahip bu belgelerin, tekyanlı kullanılmaması ve yayınlanmaması için bir uyarı olmalıydı. Sovyet Hükümeti, o dönemde Almanlardan ele geçirilen belgelerin özenle, ortak bir şekilde gözden geçirilmeksizin tekyanlı bir şekilde yayınlanmasına bundan dolayı karşı çıktı. Resmi Fransız basın ajansı France Presse bile, belgelerin üç hükümet tarafından Sovyetler Birliği'nin bilgisi olmaksızın yayınlanma tarzının, «normal prosedüre tamamen uymadığını» itiraf etmek zorunda kaldı.
İngiliz Hükümeti, her şeye rağmen, bununla hemfikir değildi. Amerikan, İngiliz ve Fransız Hükümetleri, Alman belgelerini tekyanlı yayınlarken, Hitler saldırısına karşı mücadelenin ana yükünü taşıyan Sovyetler Birliği'ni karalamak için tarihi çarpıtmaktan çekinmediler.
Bu hükümetler böylelikle, böyle bir tekyanlı davranış tarzının sonuçlarının tam sorumluluğunu üstlendiler.
Böylesi koşullar altında Sovyet Hükümeti, Sovyet Hükümeti’nin eline geçen ve söz konusu hükümetlerin kamuoyundan gizlediği; Hitler Almanyası ile İngiliz, Fransız ve ABD Hükümetleri arasındaki ilişkiler üzerine belgeleri yayınlama hakkını kendinde görmektedir. Onlar bu belgeleri gizli tutmakta ve yayınlamak istememektedirler. Ama biz, bütün bu ölüp bitenlerden sonra, tarihsel gerçeğin yeniden yerli yerine oturtulmasını mümkün kılmak için, bunların kamuoyuna açılmaları gerektiğini düşünüyoruz.
Sovyet Hükümetinin elinde, Hitler Almanya'sının yenilgiye uğratılması, sırasında Sovyet birlikleri tarafından ele geçirilen önemli belgeler bulunmaktadır. Bunların yayınlanması, Hitler saldırısının ve İkinci Dünya Savaşının hazırlanma ve gelişme sürecini günyüzüne çıkarmaya katkıda bulunacaktır.
SSCB Bakanlar Kurulu nezdindeki Sovyetler Birliği Enformasyon Bürosu tarafından bugün yayınlanan tarihsel düzeltme: «Tarih Çarpıtıcılan» da aynı göreve hizmet etmektedir.
Buna ilişkin gizli belgeler en yakın zamanda yayınlanacaktır.
I ) ALMAN SALDIRISININ HAZIRLANMASI NASIL BAŞLADI
Amerikalı sahtekârlar ve onların İngiliz-Fransız yardakçıları, İkinci Dünya Savaşı'na varan Alman saldırganlığının hazırlanmasının, ancak 1939 sonbaharında başladığı izlenimini uyandırmaya çalışıyorlar. Ama her şişirilmiş sansasyona isteklice kulaklarını kabartan safdil insanlardan başka kim bu oltaya düşebilir? Almanya'nın, Hitler'in iktidarı ele almasından hemen sonra savaş hazırlığına başladığını kim bilmez? Ayrıca, Hitler rejiminin, Alman tekelci çevreleri tarafından, Büyük Britanya, Fransa ve ABD'deki yönetici kampın tam onayı ile kurulduğunu kim bilmez?
Savaş için silahlanmak ve en yeni silahlan sağlamak amacıyla, Almanya, ağır sanayiini ve her şeyden önce de Ruhr bölgesinin maden ocaklarını ve silah sanayiini yeniden kurmak ve geliştirmek zorundaydı, Versay Antlaşması'nın boyunduruğuna koşulan Almanya, Birinci Dünya Savaşı'ndaki yenilgisinden sonra, bunu kısa zamanda kendi gücüyle başaramazdı. Amerika Birleşik Devletleri, Alman emperyalizmine bunun için büyük destekte bulundu.
Amerikan bankalarının ve tröstlerinin, Hükümetin tam onayı ile, Versay sonrası dönemde, Alman savaş potansiyelinin yeniden kurulmasında ve geliştirilmesinde kullanılan milyarlarca doları Alman ekonomisine yatırdıklarını ya da kredi olarak Almanya'ya verdiklerini kim bilmez ki?
Versay sonrası dönem, bilindiği gibi, Alman savaş sanayiini, özellikle de Alman savaş potansiyelini yeniden kurmayı hedefleyen tüm bir önlemler sistemini Almanya'ya getirdi. Burada, ABD ve İngiltere'nin, sayesinde Alman sanayiini Amerikan ve İngiliz tekellerine bağımlı kılmayı düşündükleri Almanya için Dawes Onarım Planı büyük bir rol oynadı. Dawes planı, yabancı —öncelikle Amerikan— sermayesinin güçlü bir şekilde akışı ve Alman sanayiinde demir atması için yolu açtı. Sonuç; daha 1925 yılında Alman ekonomisinin üretim aygıtının yoğun yeniden donatımı süreci ile bağıntılı olan kalkınmasının başlaması oldu. Aynı zamanda, 1927 yılında 1913 yılının düzeyine erişen Alman ihracatı güçlü bir şekilde arttı; bu artış mamul maddelerde ise bu düzeyi (1913 yılının fiyatları ile) hatta % 12 geçti. 1924'ten 1929’a kadarki altı yıl içinde, 10-15 milyar Mark uzun vadeli ve 6 milyar Mark'ın üzerinde kısa vadeli yabancı sermaye yatırımı Almanya'ya aktı. Bazı kaynaklara göre, sermaye yatırımının boyutu çok daha büyüktü. Bu, Alman ekonomik gücünün, her şeyden önce de savaş potansiyelinin muazzam bir şekilde güçlenmesine yol açtı. Bütün uzun vadeli kredilerin toplamının % 70'inden az olmayan Amerikan sermaye yatırımları, burada edici öneme sahiptir.
Alman ağır sanayiinin finanse edilmesinde, Amerikan sanayii ile Alman sanayii arasındaki en sıkı bağların kurulmasında ve biçimlendirilmesinde, başlarında du Pont, Morgan, Rockefeller, Lamont aileleri ile diğer sanayi kodamanlarının bulunduğu tekellerin oynadığı rol elbette bilinmektedir. Önde gelen Amerikan tekellerinin, Almanya'nın ağır sanayii, silah tekelleri ve bankaları ile en sıkı bağları vardı. Otomobil tröstü General Motors'un en büyük hissedarlarından biri olan önde gelen Amerikan kimya tekeli du Pont de Nemours ve İngiliz emperyal kimya tröstünün (Imperial Chemical Industries), Alman kimya tekeli «I. G. Parbenindustrie» ile sıkı sınai ilişkileri vardı ve bununla 1926 yılında barut satışı için dünya pazarlarının paylaşılması üzerine bir kartel anlaşması imzaladılar. Philadelphia'daki (ABD) «Rohm & Haas» firmasının yönetim kurulu başkanı, savaştan önce aynı firmanın Darmstadt'taki (Almanya) şefinin ortaklarından biriydi. Geçerken söyleyelim, bu tekelin eski müdürü Rudolf Müller şimdi işlerini her iki «zon»da*da yürütüyor ve Hıristiyan-Demokrat Parti’nin (CDU) yönetici çevrelerinde önemli bir rol oynuyor. I.G. Farbenindustrie'nin başkanı ve Deutsche Bank'ın yönetim kurulu üyesi Alman kapitalisti Schmitz, 1931'den 1939'a kadar Amerikan firması General Dyestuff Corporation'ı kontrol ediyordu. 1938 Münih Konferansından sonra Amerikan petrol tröstü Standard Oil, I. G. Farbenindustrie ile bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre, I. G. Farben, ABD'de üretilen uçak benzininden gelen kâra ortak ediliyor ve karşılığında da Almanya’nın o zaman savaş amacıyla depoladığı sentetik benzini Almanya'dan ihraç etmekten severek vazgeçiyordu.
Böylesi bağlantılar yalnızca ABD'nin kapitalist tekelleri için sözkonusu değildir. Yalnızca ticari değil, aynı zamanda askeri önemde de olan en sıkı iktisadi ilişkiler savaştan hemen önce örneğin Federation of Brîtish Industries (Britanya Sanayi Federasyonu) ile Alman Reichsgruppe Industrie [İmparatorluk Sanayi Grubu — ÇN] arasında vardı. Bu her iki tekel birliğinin temsilcileri, 1939'da Düsseldorf’ta ortak bir açıklama yayınladılar. Bu açıklamada, diğer şeylerin yanısıra, anlaşmanın amacının «karşılıklı her iki ülkenin sanayi sistemleri arasında mümkün olduğunca tam bir işbirliğinin sağlanması» olduğu söyleniyordu. Ve bu, Hitler Almanya'sının Çekoslovakya'yı yuttuğu dönemde oluyordu! Londra «Economist» dergisinin bu vesileyle şunları yazması bir mucize değildir: «Aklı başında insanların şuurunu yitirtebilecek şey, biraz da Düsseldorf havasında yatmıyor mu?»*
Amerikan — ama aynı zamanda İngiliz — sermayesi ile Alman sermayesi arasındaki sıkı kaynaşmanın karakteristik bîr örneğini, Stinnes, Thyssen ve Ruhr bölgesinin diğer sanayi kodamanları tarafından kurulan Alman çelik tröstü Vereinigte Stahlwerke A. G.'nin [Birleşik Çelik İşletmeleri A. Ş. —ÇN] önder rolü oynadığı ve merkezleri New York ve Londra'da bulunan meşhur Schröder Bankası sunmaktadır. Bu bankanın işlerinde, Londra, Köln ve Hamburg Schröderlerinin New York' taki firması J. Henry Schröder Banking Corporation'ın müdürü Ailen Dulles, tayin edici sözü söylüyordu. Bu bankanın New York’taki merkezinde, Bay Marshal’ın şimdiki baş danışmanı John Foster Dulles tarafından yönetilen ünlü avukatlık firması (law firm) Sullivan & Cromwell, önde gelen bir rol oynuyordu. Bu firmanın, Alman sanayiine dev sermayeler yatıran; Rockefeller'in dünya çapındaki petrol tröstü Standard Oil ve ABD'nin en büyük bankası Chase National Bank ile sıkı bağları vardır. Almanya'da Versay sonrası dönemde enflasyon durdurulup, pazar istikrara kavuşturulur kavuşturulmaz, R. Sasuly'nin 1947'de New York'ta yayınlanan kitabında vurgulandığı gibi, kelimenin tam anlamı ile, Almanya'ya bir yabancı kredi akışı başladı. Almanya'nın dış borçlan 1924’ten 1930’a kadar 30 milyar Marktan fazla arttı.
Yabancı sermayenin —esas olarak da Amerikan sermayesinin— yardımı ile Alman sanayii, öncelikle de Vereinigte Stahlwerke A. G., geniş ölçüde yeniden kuruldu ve modernize edildi. Bazı krediler doğrudan, yeniden silahlanmada başrolü oynayan firmalara aktı.*
Vereinigte Stahlwerke'nin bu yıllarda finanse edilmesinde, İngiliz-Alman-Amerikan Schröder Bankası'nın yanısıra, direktörleri arasında yıllar boyunca şimdiki ABD Savunma Bakanı Forrestal'ın da bulunduğu en büyük New York bankalarından biri olan Dillon, Read & Co., önde gelen bir rol oynadı.*
Tam da Amerikan dolarlarının bu altın yağışı, Hitler Almanyası’nın ağır sanayiini ve her şeyden önce de silah sanayiini canlandırdı. Atlantik ötesi tekeller tarafından Hitler Almanyası'nın savaş ekonomisine yatırılan bu milyarlarca Amerikan doları, Alman savaş potansiyelini yeniden kurdu ve Hitler rejiminin eline saldırısını yürütmek için gerekli olan silahları verdi.
Kısa bir süre içinde Almanya, esas olarak Amerikan tekellerinin maddi yardımına dayanarak, muazzam miktarda birinci sınıf savaş malzemesi, binlerce tank, uçak, top, en yeni tipte savaş gemileri ve diğer silah türlerini üretebilecek durumda olan güçlü bir silah sanayii yarattı.
Tarih çarpıtıcıları, bütün bunları doğrulamak istemiyorlar. Hitler saldırganlarını silahlandıran, İkinci Dünya Savaşı’na yol açan ve insanlığa milyonlarca ve on milyonlarca kurbana malolan ve tarihte bir örneği daha olmayan bir savaş felaketine yol açan politikaların sorumluluğundan kaçmaya çalışıyorlar.
Hitler saldırısının ilk ve en önemli önkoşulunun; Almanya'nın ağır sanayiinin ve diğer savaş sanayiinin; ancak Amerika Birleşik Devletleri egemen çevrelerinin doğrudan ve geniş çaplı mali yardımı ile mümkün olan yeniden doğuşu ve yenilenmesi olduğu unutulmamalıdır.
Ama bu daha hepsi değil.
Hitler saldırısının başlamasını teşvik eden bir diğer tayin edici koşul, İngiltere ve Fransa'nın yönetici çevrelerinin, Hitler Almanyası’nı «yatıştırma»* politikasıdır; kollektif güvenliğe sırt dönme politikası olarak tanınan politikasıdır. Bugün İngiltere ve Fransa'nın yönetici çevrelerinin, kollektif güvenliğe sırt çevirmede, Alman saldırısına karşı çıkmayı reddetmede, Hitler Almanya'sının saldırgan taleplerinin kaydırılmasında ci-simleşen tam da bu politikalarının, İkinci Dünya Savaşı'na yol açtığı artık herkesçe bilinmektedir.
Olgulara bakalım.
Daha Hitler'in iktidara geçmesinden kısa bir dönem sonra, İngiltere ve Fransa Hükümetlerinin çabası sonucu, 1933'te Roma'da dört güç —Büyük Britanya, Almanya, Fransa ve İtalya— arasında bir «Uyum ve İşbirliği Antlaşması» (Pact of Accord and Co-operation) imzalandı. Bu antlaşma, İngiliz ve Fransız Hükümetleri ile, daha o zamanlardan saldrı niyetlerini gizlemeyen Alman ve İtalyan faşizmi arasında kirli bir pazarlıktı. Faşist devletlerle yapılan bu antlaşma, aynı zamanda, barışsever güçlerin saldırgan devletlere karşı birleşik cephesini pekiştirme politikasına sırt çevirme anlamına geliyordu. O sıralar toplanan silahsızlanma konferansında, bir saldırmazlık antlaşması ve saldırganın tanımı üzerine bir antlaşma imzalanması şeklindeki Sovyet önerisi tartışmaya sunulmuş bulunuyordu. Bu silahsızlanma konferansına katılan diğer güçleri atlatan Büyük Britanya ve Fransa; Almanya ve İtalya ile pazarlığı sonuçlandırarak, dünya barışının ve halkların güvenliğinin sağlanmasına bir darbe indirdiler.
Bundan kısa bir zaman sonra, 1934'te, İngiltere ve Fransa, kendileri ile ittifak içinde olan baronların Polonyası'nın SSCB'ne karşı düşmanca tavrından yararlanması için Hitler'e yardımda bulundular. Bu sayede, Alman saldırısının hazırlanmasında önemli bir aşama olan Alman-Polonya saldırmazlık antlaşması ortaya çıktı. Hitler bu antlaşmayı, kollektif güvenlik yandaşlarının saflarını karıştırmak ve bu örnekle Avrupa'nın kollektif güvenliğe değil de ikili antlaşmalara ihtiyaç duyduğunu gösterebilmek için kullandı. Bu, Alman saldırganlarına, kiminle ve ne zaman bir antlaşma imzalama ve kime ve ne zaman saldırma konusunda bizzat karar verme olanağı sağladı. Alman-Polonya saldırmazlık antlaşması, kuşkusuz, kollektif güvenlik binasındaki ilk ciddi çatlaktı.
İyice küstahlaşan Hitler, Alman Silahlı Kuvvetleri' nin yeniden kurulması amacıyla bir dizi önlem aldı; bu, İngiliz ve Fransız iktidar sahipleri tarafından herhangi bir itirazla karşılaşmadı. Tam tersine, hemen kısa bir dönem sonra, 1935te, Ribbentrop'un bu amaçla geldiği Londra'da, Büyük Britanya'nın Alman deniz kuvvetlerinin Fransız savaş donanmasına nerdeyse eşit gelecek ölçüde yeniden kurulmasını onayladığı bir İngiliz-Alman filo antlaşması yapıldı. Ayrıca Hitler, İngiliz denizaltı filosunun % 45'ine denk gelecek toplam tonajda denizaltılar inşa etme hakkını elde etti. Hitler Almanya'sının; Versay Antlaşmasında saptanan Almanya'nın silahlı kuvvetlerinin büyümesine ilişkin diğer kısıtlamaların ortadan kaldırılmasına yönelik olan ve İngiltere, Fransa ve ABD tarafından hiçbir direniş görmeyen tek yanlı eylemleri de bu döneme rastlamaktadır.
Faşist saldırganlar, ABD, Büyük Britanya ve Fransa'nın açıktan destekleri sayesinde, her geçen gün daha açgözlü hale geldiler. Almanya ve İtalya'nın Habeşistan ve İspanya'daki askeri müdahalelerinde o sıralar zorluk çekmemeleri, elbette bir rastlantı değildir.
Yalnızca Sovyetler Birliği, tutarlı ve kararlı bir şekilde barış politikasını sürdürdü ve aynı zamanda Milletler Cemiyeti'nin üyesi olan Habeşistan’ın hak eşitliği ve bağımsızlığı ilkesini ve İspanya'nın meşru cumhuriyetçi hükümetinin, Alman-İtalyan müdahalesine karşı mücadelesinde demokratik ülkeler tarafından desteklenmesi hakkını savundu.
V. M. Molotov, SSCB Merkez Yürütme Komitesi’nin 10 Ocak 1936'daki oturumunda, Habeşistan'a yapılan İtalyan saldırısı dolayısıyla şunları söyledi: «Sovyetler Birliği, Milletler Cemiyeti'nde bu ilkeye; bütün devletlerin devlet bağımsızlığı ve ulusal hak eşitliği ilkesine olan sadakatini, küçük ülkelerden biri —Habeşistan— örneğinde gösterdi. Ayrıca, Sovyetler Birliği, Milletler Cemiyeti'ne katılımını, emperyalist saldırgana karşı yönelen çizgisini pratiğe geçirmek için kullandı.»* V.M. Molotov, o dönemde şunları söyledi: «İtalyan-Habeşistan Savaşı, bir dünya savaşı tehlikesinin daha da büyüdüğünü, Avrupa'yı giderek daha fazla sardığını göstermektedir.»**
Ama ABD, Büyük Britanya ve Fransa Hükümetleri, faşist haydutların kendi gözleri önünde artan bir şekilde küstahlaşarak kurbanlarını bir bir boğazladıkları bu dönemde ne yaptılar? Alman ve İtalyan saldırganlarını durdurmak, halkların ayaklar altına alınan haklarını savunmak, barışı korumak ve yaklaşmakta olan ikinci Dünya Savaşını durdurmak için parmaklarını bite kıpırdatmadılar. ; •
Yalnızca Sovyetler Birliği, faşist saldırganların önünü almak için olanakları ölçüsünde her şeyi yaptı. Sovyetler Birliği, kollektif güvenliğin önayakçısı ve öncü savaşçısı olarak öne çıktı. Daha 6 Şubat 1933'te Sovyetler Birliği temsilcisi M. M. Litvinov, Genel Silahsızlanma Komisyonu'nda, saldırının ve saldırganın tanımının yapıldığı bir deklarasyon kabul edilmesini önerdi. Sovyetler Birliği, saldırganı tanımlama önerisinde, genel güvenlik ve maksimal silahsızlanma üzerine daha kolay bir anlaşma yararına, «kendilerini haklı çıkarmaları için her türlü bahanenin önünü almak» amacıyla «saldırgan» kavramını mümkün olduğunca tam olarak tanımlama zorunluluğundan hareket etti. Ancak konferans, İngiltere ve Fransa'nın önderliği altında, Alman saldırganın çıkarına ve yararına bu öneriyi reddetti.
Sovyetler Birliği'nin ve onun M. M. Litvinov’un önderliği altındaki Milletler Cemiyeti delegasyonunun, kollektif güvenliğin sürdürülmesi ve güçlendirilmesi için sürdürdüğü ısrarlı ve çetin mücadele herkesçe bilinmektedir. Tüm savaş öncesi dönemde, Milletler Cemiyeti'ndeki Sovyet delegasyonu, kollektif güvenlik ilkesini savundu ve Milletler Cemiyeti'nin her oturumunda, her komisyonunda, sesini bu ilkenin savunulması için yükseltti. Ama bilindiği gibi Sovyetler Birliği, çölde boşuna bağıran biri olarak kaldı. Bütün dünya, Sovyet Hükümeti adına Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri Bay Avenola Milletler Cemiyeti'nde tartışmaya sunulması verilen kollektif güvenliğin güçlendirilmesi için önlemlere ilişkin Sovyet delegasyonunun önerilerini tanımaktadır. Ama, herhangi bir şeye girişilmeksizin bu önerilerin Milletler Cemiyeti'nin arşivine gömüldüğü de bilinmektedir.
O dönemler Milletler Cemiyeti'nde önderliği elinde bulunduran İngiltere ve Fransa'nın, bir Alman saldırısına karşı kollektif direnişi reddettikleri açıktı. Kollektif güvenlik, Alman saldırganın «yatıştırılması» şeklindeki yeni politikalarının, Nazi saldırganına ödünler verilmesi politikasının sürdürülmesinde engelleyici olduğu için bunu yaptılar. Elbette, böyle bir politika Almanya'yı daha da saldırgan yapmak zorundaydı; Hitler'in Batı'da-ki ödünlerle tatmin edilmesinden sonra Hitler saldırısını Doğu’ya yöneltip onu Sovyetler Birliği'ne karşı bir silah olarak kullanabileceklerine inandıklarından, İngiltere ve Fransa yönetici çevreleri bunu tehlikeli görmüyorlardı.
SBKP XVIII. Parti Kongresine —Mart 1939— sunduğu raporda, Hitler saldırısının yoğunlaşmasının nedenlerini açıklarken, J. V. Stalin şunları söylüyordu: «Başta gelen neden, saldırgan olmayan ülkeler çoğunluğunun ve en başta da İngiltere ile Fransa' nın ortaklaşa güvenlik siyasetinden, saldırganlara ortaklaşa direnme siyasetinden vazgeçmiş bulunmalarıdır; bu ülkelerin, karışmama, 'tarafsızlık' tutumuna geçmiş bulunmalarıdır.*
Okuyucuyu yanıltmak ve aynı zamanda Sovyetler Birliği'ni karalamak amacıyla, Amerikalı gazeteci Neal Stanford, Sovyetler Birliği'nin kollektif güvenliğe karşı olduğunu, kollektif güvenliğin güçlendirilmesi politikası izlediği için M. M. Litvinov’un Dışişleri Halk Komiserliği görevinden alındığını ve yerine V. M. Molotov'un getirildiğini iddia etmektedir. Bu uydurma iddiadan daha aptalca bir şey düşünülemez. M.M. Litvinov, elbette ki kendi özel politikasını değil, Sovyet hükümetinin politikasını sürdürdü. Diğer taraftan, Sovyetler Birliği'nin ve aralarında M. M. Litvinov'un da olduğu temsilcilerinin, tüm savaş öncesi dönem boyunca kollektif güvenlik uğrana sürdürdükleri mücadele de herkesçe bilinmektedir.
V.M. Molotov'un Dışişleri Halk Komiserliği'ne atanmasına gelince; faşist saldırganların İkinci Dünya Savaşını hazırladıkları ve arkalarında Amerika Birleşik Devletleri duran Büyük Britanya ve Fransa tarafından doğrudan teşvik edilip Sovyetler Birliği'ne karşı bir savaşa kışkırtıldığı o zamanki karışık ortamda, Dışişleri Halk Komiserliği gibi böylesine sorumlu bir makamda, M. M. Litvinov'dan daha deneyimli olan ve ülkede ondan daha fazla popülaritesi olan bir politikacının olması gerektiği tümüyle açıktır.
Batılı güçlerin kollektif güvenlik üzerine bir antlaşmayı reddetmeleri bir raslantı değildi. O dönemde, uluslararası politikanın iki doğrultusu arasında bir mücadele başlamıştı. Bir doğrultu, barış, kollektif güvenliğin örgütlenmesi ve saldırganın barışsever halkların birleşik kuvveti sayesinde püskürtülmesi amacıyla mücadele doğrultusuydu. Bu doğrultuyu, bütün büyük ve küçük barışsever halkların çıkarlarını tutarlı ve kararlı bir şekilde savunan Sovyetler Birliği temsil ediyordu. Diğer doğrultu, kollektif güvenliğin örgütlenmesini ve saldırıya karşı direnişi reddediyordu; bu da faşist ülkeleri kaçınılmaz olarak daha saldırgan eylemlere teşvik ediyor ve böylelikle yeni bir savaşın patlamasını kolaylaştırıyordu.
Bütün bunlardan, tarihsel doğruların aşağıdaki gibi olduğu ortaya çıkmaktadır: Hitler saldırısı; birincisi, ABD, kısa zamanda Alman saldırısı için askeri ve ekonomik bir temel yaratmasında Almanya'ya yardım ettiğinden ve bu şekilde saldırganı silahlandırdığından; ve ikincisi, İngiltere ve Fransa’nın yönetici çevreleri kollektif güvenliğe sırt çevirerek barışsever ülkelerin saflarını dezorganize ettikleri, saldırıya karşı bu ülkelerin birleşik cephesini parçaladıkları, Alman saldırısına yol hazırladıkları ve İkinci Dünya Savaşını başlatması için Hitler'e yardım ettiklerinden dolayı mümkün olmuştur.
Eğer ABD, Hitler Almanyası'nın ağır sanayiini finanse etmeseydi; ve İngiltere ve Fransa kollektif güvenliğe sırt çevirmeyip de tam tersine Sovyetler Birliği ile Alman saldırısına karşı bir kollektif savunma hazırla-saydı ne olurdu?
Hitler, saldırısı için yeterli silah bulamazdı. Hitler’in haydutluk politikası, kollektif bir güvenlik rejimi tarafından kıskaç içine alınırdı. Hitler faşistlerinin İkinci Dünya Savaşını başlatmadaki başarı şansı asgariye inerdi. Hitler faşistleri, kendileri için bu kadar olumsuz koşullara rağmen, İkinci Dünya Savaşını çıkarmaya karar verselerdi bile, daha savaşın ilk yılında yenilgiye uğratılırlardı.
Ama ne yazık ki bu, ABD, İngiltere ve Fransa'nın tüm savaş öncesi dönemde izledikleri zararlı politika sonucu gerçekleşmedi.
Eğer Hitler faşistleri nerdeyse altı yıl süren ve milyonlarca kurban yutan İkinci Dünya Savaşını başlatmayı başarabildi ise, bunun suçu tam da onlardadır.
II ) ALMAN SALDIRISINA KARŞI MÜCADELE DEĞİL AKSİNE SSCB'NİN TECRİT EDİLMESİ POLİTİKASI
Olayların daha sonraki gelişmesi, İngiltere ve Fransa’nın yönetici çevrelerinin, 1936'da «Berlin-Roma Mihveri» diye bilinen askeri ve politik blokta birleşen faşist devletlere verdikleri ödünler ve imtiyazlarla Almanya'yı yalnızca teşvik ettiklerini ve ilhaklar yoluna ittiklerini gösterdi.
Kollektif güvenlik politikasını terkeden İngiltere ve Fransa, J. V. Stalin'in şöyle tanımladığı, sözde karışmazlık tavrını aldılar:
«Karışmama siyaseti ... şöyle nitelendirilebilir: 'Her ülke kendini saldırganlara karşı istediği ve savunabildiği gibi savunsun, bu bizi hiç ilgilendirmez; biz hem saldırganlarla, hem de onların kurbanları ile ticaret yapacağız.' Oysa, gerçeklikte, karışmama siyaseti, saldırıyı özendirme, savaşı zincirlerinden boşandırma ve dolayısıyla onu dünya savaşı haline dönüştürme anlamına gelir.»*
J. V. Stalin, aynı zamanda, «karışmazlık politikası yandaşlarının başlattığı büyük ve tehlikeli politik oyunun kendileri için ciddi bir fiyasko ile bitebileceğine»** işaret etti.
Daha 1937 yılında» olayların Hitler tarafından Büyük Britanya ve Fransa'nın doğrudan desteği ile kışkırtılan bir savaşa doğru sürüklendiği kesin olarak ortaya çıktı.
Sovyet birlikleri tarafından, Almanya'nın yenilgiye uğratılmasından sonra ele geçirilen Alman Dışişleri Bakanlığı belgeleri, Büyük Britanya ve Fransa'nın o sıralar izledikleri politikanın gerçek özünü ortaya koymaktadır. Belgelerden görülebileceği gibi, İngiliz-Fransız politikasının özünü; barışsever devletlerin güçlerinin saldırıya karşı ortak mücadelesi doğrultusunda birleştirilmesi değil, aksine SSCB'yi tecrit etme ve Hitler’i kendi amaçları doğrultusunda bir alet olarak kullanıp, Hitler saldırısını Doğu'ya, Sovyetler Birliği'ne yöneltme çabaları oluşturmaktadır.
İngiltere ve Fransa'nın iktidar sahipleri, Hitler faşizminin dış politikasının, Hitler tarafından aşağıdaki gibi tanımlanan ana doğrultusunu elbette çok iyi tanıyorlardı:
«Biz Nasyonal-Sosyalistler, savaş öncesi dönemimizin dış politik doğrultusunu bilinçli olarak kapatıyoruz. Biz, altı yüzyıl önce son verilen yerden başlıyoruz. Avrupa'nın güneyine ve batısına yapılan Cermen seferlerine son veriyoruz ve bakışlarımızı Doğu'daki ülkeye çeviriyoruz. Savaş öncesi döneminin sömürge ve ticaret politikasından nihai olarak kopuyoruz ve geleceğin toprak politikasına geçiyoruz. Ama bugün Avrupa'da yeni topraktan sözettiğimizde, öncelikle yalnızca Rusya ve ona bağımlı sınır devletlerini düşünebiliriz. Bizzat kaderin bize, burada bir işaret vermek istediği görülüyor.»*
Son döneme kadar, Münih ihanet politikasının tüm sorumluluğunun, İngiltere ve Fransa'nın yöneticilerinin, Chamberlain ve Daladier hükümetlerinin payına düştüğü sanılıyordu. ABD Hükümetinin Alman arşiv malzemelerini yayınlamaya girişmesi ve Münih anlaşmasına ilişkin belgeleri derlemenin dışında bırakması olgusu, ABD Hükümetinin Münih ihanetinin kahramanlarını aklamaya ve bu arada suçu SSCB'ye yükleme çabasına girişmeye ne denli ilgi duyduğunu kanıtlamaktadır.
İngiltere ve Fransa'nın Münih politikasının özünün esas olarak neden oluştuğu daha önce de yeterince açıktı. Sovyet Hükümeti’nin elinde bulunan Alman Dışişleri Bakanlığı'nın arşiv belgeleri, batılı güçlerin savaş öncesi diplomasisinin gerçek özünü ortaya çıkaran ve halkların kaderiyle nasıl oynandığını, yabancı toprakların nasıl utanmazca okutulduğunu, dünya haritasının nasıl el altından değiştirildiğini, Hitler saldırısının nasıl teşvik edildiğini ve bu saldırıyı Doğu’ya, Sovyetler Birliği'ne yöneltmek için hangi çabalara girişildiğini gösteren sayısız ek olgu malzemesi sunmaktadır.
Bunun açık örneklerinden biri, Hitler ile İngiliz bakanı Halifax arasında 19 Kasım 1937'de Obersalzberg'de Alman Dışişleri Bakanı von Neurath'ın da katıldığı bir konuşmanın kaydedildiği bir Alman belgesidir.
Halifax, şunları açıkladı:
«... O (Lord Halifax) ve İngiliz Hükümetinin diğer üyeleri, Başbuğun [Führer —ÇN] yalnızca Almanya'da büyük şeyler başarmakla kalmadığını, aynı zamanda kendi ülkesinde komünizmi yokederek buna Batı Avrupa yolunu kapattığını ve bundan dolayı Almanya'nın haklı olarak Batı'nın Bolşevizme karşı kalesi olarak görülebileceğinden emindirler.»*
Halifax, İngiliz Başbakanı Chamberlain adına, Almanya ve İngiltere'nin, Fransa ve İtalya ile de bir anlaşma sağlamayı başarabildikleri taktirde, çetrefilli problemler için bile mutlaka bir çözüm bulunabileceğini açıkladı.
Halifax, şunları söyledi:
«Berlin-Roma mihverinin ya da Londra-Paris arasındaki iyi ilişkilerin, bir Alman-İngiliz uyuşması ile zarar görebileceği şeklinde bir izlenim uyanmamalıdır. Bir Alman-İngiliz uyuşması ile zemin hazırlandıktan sonra, dört büyük Batı Avrupalı güç** üzerinde sürekli bir Avrupa barışının kurulabileceği ortak bir temel yaratmalıdırlar. Varolan güvensizlik ortamı aksi takdirde bir son bulmayacağından, dört güçten hiçbiri bu işbirliğinin dışında bırakılmamalıdır .»***
Halifax demek ki daha 1937’de, İngiliz Hükümeti adına İngiltere'nin ve aynı zamanda Fransa'nın da «Berlin-Roma Mihveri»ne katılmasını öneriyordu. Ama Hitler, bu öneriye, iyi istek ve karşılıklı hatırşinas tavır sözkonusu olduğunda dört güç arasında böyle bir anlaşma yapmanın kolay olduğu; ancak Almanya'nın «Versay Antlaşması'nın maddi ve manevi lekelerini artık kendinde taşımayan» bir devlet olarak ele alınmadığı [şartlarda —ÇN] sorunun karmaşıklaştığı açıklamasıyla yanıt verdi.
Kayıtlara göre, Halifax bunu şöyle yanıtladı:
«İngilizler gerçekçi bir halktır ve belki de diğerlerinden daha fazla olarak, Versay diktasının hatalarının düzeltilmesi gerektiğinden emindirler (that mistakes had been made in the Treaty of Versailles which had to be put right). İngiltere, geçmişte de nüfuzunu bu gerçekçi doğrultuda kullanmıştır. O (Lord Halifax), Ren bölgesindeki işgalin, zamanından önce kaldırılmasında, tazminat sorununun çözümünde ve Ben bölgesinin yeniden işgal edilmesinde İngiltere'nin oynadığı role işaret etti.»*
Hitler ile Halifax arasındaki konuşmanın kayıtlarından, İngiliz Hükümeti'nin Hitler Hükümeti'nin Danzig, Avusturya ve Çekoslovakya'yı «elde etme» planları karşısında onaylayıcı bir tavır takındığı görülmektedir. Halifax, Hitler'le silahsızlanma ve Milletler Cemiyeti sorunları üzerine konuştuktan ve bu sorunların daha da tartışılması gerektiğine işaret ettikten sonra, şunları açıkladı:
«Diğer bütün sorunlar, Avrupa düzeninde muhtemelen er ya da geç ortaya çıkacak değişiklikleri ilgilendiren sorunlar olarak nitelendirilebilir. Danzig, Avusturya ve Çekoslovakya, bu sorunlar arasındadır, İngiltere, yalnızca bu değişikliklerin barışçıl evrim yoluyla gerçekleştirilmesine ve ne Başbuğ'un ve ne de diğer ülkelerin istemediği geniş çaplı huzursuzluklara yol açacak yöntemlerden kaçınmaya ilgi duymaktadır.»**
Görüldüğü gibi, bu konuşmada, basit bir şekilde zemin yoklaması yapılmamış, politik zorunluluğun zaman zaman gerektirdiği üzere yalnızca muhatabın nabzı yoklanmamış, aksine bir oyun düzenlenmiş, İngiliz Hükümeti ile Hitler arasında üçüncü ülkelerin sırtından Hitler'in ilhak heveslerini tatmin etmeye ilişkin gizli bir anlaşma sağlanmıştır.
Bu bağıntıda, İngiliz Bakanı Simon'un 21 Şubat 1938'de parlamentoda, Büyük Britanya'nın Avusturya'nın bağımsızlığı için asla özel güvenceler vermediği şeklindeki açıklaması dikkate değerdir. Oysa Versay ve St. Germain anlaşmalarında bu tür güvenceler verilmiş olduğundan, bu bilinçli bir yalandı.
Britanya Başbakanı Chamberlain da dönemde, Avusturya'nın Milletler Cemiyetinden gelecek herhangi bir korumaya güvenemeyeceğini açıkladı. Şunları söyledi:
«Kendimizi aldatmaya çalışmamalıyız, aynı şekilde, küçük ulusları, Milletler Cemiyeti tarafından saldırıya karşı korunacakları inancına ve buna denk düşen eylemlere, böylesi bir şeyin beklenemeyeceğini bildiğimiz yerde, sürüklemeyelim.»*.
İngiliz politikasının yöneticileri, Hitler'i bu şekilde ilhakçı eylemlere teşvik ettiler.
Sovyet Birlikleri tarafından Berlin'de ele geçirilen Alman arşivinde, Hitler ile Britanya'nın Almanya Büyükelçisi Henderson arasında Ribbentrop'un da katılımıyla 3 Mart 1938'de yapılan görüşmenin yazılı kayıtlan da bulunmaktadır.** Henderson, başından itibaren bu görüşmenin gizli karakterini vurguladı ve bu görüşmenin içeriğinin ne Fransızlara ne Belçikalılara, ne Portekizlilere ne de İtalyanlara bildirilmemesi gerektiğini; bunlara yalnızca, bu görüşmenin, Halifax ile Hitler arasındaki görüşmelerin devamı olduğunun ve Almanya ile İngiltere'yi ilgilendiren sorunları ele aldığının söylenmesini başından belirtti.
Görüşmeye İngiltere Hükümeti adına katılan Henderson şunu vurguladı: «Sözkonusu olan ticari alış-veriş değil, aksine atmosferin düzeltilmesinden başlayıp yeni bir dostça anlaşma ruhunun yaratılmasıyla son bulmak üzere Almanya ile gerçek ve içten bir dostluğun temelini oluşturma çabasıdır.»*** . Hitler'in «Avrupa'yı Rusya'sız birleştirmek» talebine hiçbir itiraz yöneltmeksizin, Henderson, bu arada Dışişleri Bakanı olan Halifax'ın, Almanya'nın Avrupa'da gerçekleştirmeye niyetlendiği sınır değişiklikleri ile hemfikir olduğunu açıkladığına değindi ve şunu söyledi:
«Böylesi akılcı bir düzenlemeye yardımcı olmak, İngiliz önerisinin hedefidir.»
Kayıtta belirtildiğine göre, Henderson aynı görüşmede, Chamberlain'in «kollektif güvenlik ve benzeri gibi uluslararası safsataların maskesini amansızca düşürerek büyük bir cesaret gösterdiğini...» açıklamaktadır. Henderson sunu ekledi: «Bundan dolayı İngiltere, zorlukların ortadan kaldırılmasına hazır olduğunu açıklamakta ve Almanya'ya da buna hazır olup olmadığı sorusunu yöneltmektedir.»*
Ribbentrop, Henderson'un dikkatini Viyana'daki İngiliz elçisinin Avusturya'daki olaylar üzerine von Papen'e karşı görüşlerini «dramatik» bir biçimde dile getirdiğine dikkat çekerek görüşmeye katıldığında, Henderson, meslektaşının açıklaması ile kendi arasına derhal sınır çekerek, «onun, bizzat Sir Neville Henderson'un, iltihaktan yana ne kadar sık tavır takındığını» hatırlattı.
İngiliz diplomasisi savaştan önce bu dili kullanıyordu.
Bu anlaşmadan hemen sonra, 12 Mart 1938'de, Hitler, İngiltere ile Fransa'nın hiçbir direnişi ile karşılaşmaksızın, Avusturya'yı işgal etti. Bu anda yalnızca Sovyetler Birliği, uyarıcı sesini yükseltti ve bilmem kaçıncı kez, saldırı tehdidi altında bulunan ülkelerin bağımsızlığının kollektif önlemlerle korunması için çağrıda bulundu. Sovyet Hükümeti hemen; 17 Mart 1938'de «gecikmeksizin Milletler Cemiyeti'nde ya da Milletler Cemiyeti dışında saldırının daha fazla gelişmesini durdurmayı ve güçlenen yeni bir dünya katliamı tehlikesini bertaraf etmeyi amaçlayan diğer güçlerle birlikte pratik önlemleri tartışmaya»** hazır olduğunu dile getirdiği bir notayı güçlere verdi, İngiliz Hükümeti'nin Sovyet notasına verdiği cevap, İngiliz Hükümeti'nin Hitler saldırısının bu planlanın engellemeye gönlü olmadığını kanıtlamaktadır. Cevapta, «saldırıya karşı koordineli eylem» amacıyla bir konferansın, «Majestelerinin Hükümetinin görüşüne göre zorunlu olarak Avrupa barışı perspektifi üzerine öylesine olumlu bir etkisi olmayacaktır»*, deniyordu.
Alman saldırısı ve Avrupa'da savaş hazırlığı zincirinin bundan sonraki halkası, Çekoslovakya'nın Almanya tarafından işgali oldu. Avrupa'da savaşın başlatılmasının bu son derece önemli adımı da, Hitler tarafından ancak İngiltere ve Fransa'nın doğrudan yardımı ile atılabilirdi.
Daha 10 Temmuz 1938'de, Londra'daki Alman Büyükelçisi Dirksen, Berlin'e şunu bildirdi:
İngiltere, «Almanya ile uyuşmayı, en özsel program noktalarından biri yaptı; bundan dolayı, Almanya'yı, bir kabine oluşumu için sözkonusu olabilecek İngiliz politikacılar kombinasyonu içinde gösterilebilecek en büyük anlayışla karşılamaktadır.»**
Dirksen şöyle yazıyor:
İngiliz Hükümeti, «özsel noktalarda, Almanya tarafından savunulan ilkelere yaklaştı: Sovyetler Birliği'nin, Avrupa'nın kaderinin tayin edilmesinden dıştalanması; Milletler Cemiyeti'nin aynı görevden dıştalanması; ikili görüşmelerin ve anlaşmaların amaca uygunluğu...»*** .
Ayrıca Dirksen Berlin'e, İngiliz Hükümeti'nin, «Almanya'nın diğer haklı taleplerinin yerine getirilmesi» için büyük kurban vermeye hazır olduğunu bildirdi.
Dirksen'in Berlin'e gönderdiği haberinde anlamlı bir şekilde bildirdiği gibi, demek ki gerçekten de İngiliz Hükümeti ile Hitler arasında dış politik planlarda geniş çaplı bir uyuşma sağlanmıştı.
Doğrudan Münih anlaşmasına ilişkin herkesin bildiği olguları hatırlatmaya artık gerek yoktur. Ama, İngiliz ve Fransız Hükümet temsilcilerinin 19 Eylül 1938'de; yani Hitler'in, bu amaçla uçakla Hitler'in Berctesgaden'deki konağına gelen Chamberlain ile görüşmesinden dört gün sonra, Çekoslovak Hükümeti'nden, esas olarak Südet Almanlarının yaşadığı Çekoslovak bölgelerini Almanya'ya bırakmasını talep ettikleri unutulmamalıdır. Bu taleplerini, aksi taktirde barışı sürdürmenin ve Çekoslovakya'nın hayati çıkarlarını korumanın olanaksız olduğu ile gerekçelendirdiler. Hitler saldırısının İngiliz ve Fransız velinimetleri, ihanetlerini, Çekoslovak devletinin yeni sınırları için uluslararası güvenceler vaadi ile örtmeye ve «Avrupa'nın barışa kavuşturulmasına bir katkı» olarak sunmaya çalıştılar.*
20 Eylül'de Çekoslovakya Hükümeti, İngiltere ve Fransa'nın önerisine yanıt verdi. «Böylesi önerilerin kabul edilmesi (nin), devletin bütün yönlerden gönüllü olarak ve tümüyle sakatlanmasına eşit olduğunu» açıkladı. Çekoslovak Hükümeti, «Çekoslovakya’nın, felce uğratılmasının, tüm Orta ve Güney Avrupa'da derin politik değişiklikleri beraberinde getireceğine» dair İngiliz ve Fransız Hükümetleri'nin dikkatini çekti.
Çekoslovak Hükümeti yanıtında şunu açıkladı:
«Orta Avrupa'daki ve genel olarak Avrupa'daki güçler dengesi ortadan kaldırılır; bu, tüm diğer devletler için, özellikle de Fransa için geniş çaplı sonuçları birlikte getirir.»
Çekoslovak Hükümeti, görüş açılarını gözden geçirmeleri için «son bir çağrı» ile, İngiltere ve Fransa Hükümetlerine başvurdu ve bunun sadece Çekoslovakya'nın yararına değil, aynı zamanda dostlarının da yararına, tüm barış davasının ve Avrupa'nın sağlıklı gelişmesinin» yararına olduğunu vurguladı.
Ama İngiltere ve Fransa'nın iktidar sahipleri, kıllarını bile kıpırdatmadılar.
Ertesi gün İngiliz Hükümeti, Çekoslovak Hükümeti'ne; İngiltere ve Fransa'nın ilk önerilerine verdiği yanıtı geri almasını ve İngiliz Hükümeti'nin sorumluluğunu üstlenemeyeceği bir durum yaratmadan önce «meseleyi hızla ve ciddi bir şekilde ölçüp biçmesini» tavsiye ettiği bir cevap notası verdi. İngiliz Hükümeti devamla, Çekoslovakya tarafından önerilen arabuluculuğun şimdi kabul edilemez olduğuna inandığını vurguladı. İngiliz Hükümeti, deniyordu devamla İngiliz notasında, «Alman Hükümeti'nin, durumun Çekoslovak Hükümeti'nin önerdiği şekilde bir arabuluculuk yoluyla halledilebileceğine inandığını» varsayamaz.
İngiliz notası son olarak, Çekoslovak Hükümeti'ne yönelik olarak, İngiliz tavsiyesinin reddedilmesi halinde «daha sonra ortaya çıkacak durumda, yerinde bulduğu önlemleri almakla serbest olduğu» şeklinde tehditkar bir bildirim içeriyordu.
29 ve 30 Eylül’de Münih’te yapılan Hitler, Chamberlain, Mussolini ve Daladier danışma toplantısı, daha önce barışa karşı komploya katılan elebaşılar tarafından tam olarak sahnelenen utanç verici pazarlığı sonuca ulaştırdı. Herhangi bir şekilde katılımı sağlanmaksızın, Çekoslovakya'nın kaderi üzerine karar verildi. Çekoslovakya temsilcileri, yalnızca, emperyalistler arasındaki görüşmelerin sonuçlarını hakirane bir şekilde beklemeleri amacıyla Münih'e çağrıldılar.
İngiltere ve Fransa'nın tüm davranışı, İngiltere ve Fransa Hükümetleri'nin Çekoslovak halkına ve onun Cumhuriyeti'ne karşı bu duyulmamış ihanetinin; bu devletlerin politikasında kesinlikle tesadüfi bir görüntü olmadığına, aksine Hitler saldırısını Sovyetler Birliği'ne yöneltme hedefi güden bu politikanın en önemli halkası olduğuna ilişkin hiçbir kuşkuya yer bırakmadı.
Münih Anlaşmasının gerçek niteliğini J. V. Stalin daha o zaman ortaya çıkardı ve şunları söyledi: «Sovyetler Birliği'ne karşı savaşa başlamasının yükümlülüğünün karşılığı olarak, Çekoslovakya'nın topraklan Almanya'ya verildi.»*
İngiltere ve Fransa'nın yönetici çevreleri tarafından o dönemde izlenen bu politikanın özü, J. V. Stalin tarafından Mart 1939'daki SBKP (B) XVIII. Parti Kongresi'nde aşağıdaki sözlerle ortaya kondu:
«Oysa, gerçeklikte, karışmama siyaseti, saldırıyı özendirme, savaşı zincirlerinden boşandırma ve dolayısıyla onu dünya savaşı haline dönüştürme anlamına gelir. Karışmama siyaseti, saldırganları kendi pis işlerinde rahatsız etmeme, örneğin Japonya'yı Çin ile ve daha da iyisi Sovyetler Birliği ile bir savaşa girmekten engellememe; örneğin Almanya'yı, Avrupa işleri içine batmaktan, Sovyetler Birliği ile bir savaşa girmekten engellememe; savaşçı ülkeleri savaş çirkefine boylu boyunca batmaya bırakma; onları karşılıklı olarak birbirlerini güçten düşürüp tüketmeye bırakma, ve sonra da, yeterince güçten düşmüş olacakları zaman, taze güçlerle sahneye girme, elbette «barış yararına ortaya çıkıp, güçten düşmüş savaşçı ülkelere kendi koşullarını dayatma çaba ve isteğini ele verir.»*
Aralarında ABD, Büyük Britanya ve Fransa'nın da olduğu çeşitli ülkelerin demokratik çevreleri, Münih Anlaşmasını öfke ve kararlı bir retle karşıladılar. Bu çevrelerin, İngiltere ve Fransa'nın iktidar Sahiplerinin Münih ihanetine nasıl tepki gösterdikleri, örneğin Sayers ve Kahn'ın ABD'de yayınlanan «Büyük Komplo. Sovyet Rusya'ya Karşı Gizli Savaş» adlı kitabında yeralan açıklamalardan ortaya çıkmaktadır. Yazarlar, bu kitapta Münih üzerine şunları yazıyor:
«Nazi Almanya'sının, faşist İtalya'nın, İngiltere ve Fransa'nın Hükümetleri Münih Paktını dünya gericiliğinin 1918'den bu yana rüyasını gördüğü Sovyet düşmanı «Kutsal İttifak'ı imzaladılar. Pakt Rusya'yı müttefiksiz bıraktı. Fransız-Sovyet Paktı, Avrupa'daki kollektif güvenliğin köşe direği, mezara gömüldü. Çek Südet bölgesi, Nazi Almanyası’nın bir parçası haline geldi. 'Wehrmacht' için Doğu kapılan ardına kadar açıldı.»**
Sovyetler Birliği, Çekoslovakya trajedisinin bütün aşamalarında, Çekoslovakya'nın bağımsızlığını ve ulusal haklarını aktif şekilde savunan tek büyük güçtü. İngiltere ve Fransa Hükümetleri, kendilerini kamuoyu önünde haklı çıkarabilmek için, tam bir ikiyüzlülükle, Sovyetler Birliği'nin Çekoslovakya ile yaptığı yardımlaşma anlaşmasından doğan yükümlülüklerini yerine getirip getirmeyeceğini bilmediklerini açıkladılar. Onlar, bilerek yalan söylediler; çünkü Sovyet Hükümeti tüm kamuoyu önünde, Fransa'nın Çekoslovakya'yı korumak amacıyla eşzamanlı müdahalesini öngören anlaşma koşullarıyla uyum içinde, Çekoslovakya'dan yana Almanya'ya karşı müdahale edeceğini açıklamıştı. Ama Fransa, yükümlülüklerini yerine getirmeyi reddetti. Sovyet Hükümeti bundan bağımsız olarak, Münih Anlaşmasının imzalanmasından hemen önce, yeniden, Çekoslovakya'nın pratik olarak desteklenmesi ve barışın korunması için pratik önlemler amacıyla uluslararası bir konferansın toplanmasını arzuladığını açıkladı. Çekoslovakya'nın işgal edilmesi bir olgu haline gelip, emperyalist ülkelerin hükümetleri bu oldu-bittiyi birbiri ardına kabul ettiğinde, Sovyet Hükümeti 18 Mart tarihli notasında, Çekoslovakya'nın İngiltere ve Fransa'nın yardımı ile Hitler Almanya'sı tarafından işgal edilmesini, bir keyfilik ve saldırı eylemi olarak damgaladı. Sovyet Hükümeti, aynı notada, Almanya'nın davranış biçiminin genel barışı son derece tehlikeye düşürdüğünü, «Orta Avrupa'da politik istikrarı zedelediğini, Avrupa'da halihazırda oluşturulmuş olan huzursuzluk unsurlarını güçlendirdiğini ve halkların güvenlik duygusunu yeniden sarstığını»* vurguladı.
Ama iş, Çekoslovakya'nın Hitler'e terkedilmesiyle kalmadı, İngiltere ve Fransa Hükümetleri, yarış edercesine, Hitler Almanya'sı ile kapsamlı politik anlaşmalar imzaladılar. 30 Eylül 1938'de Chamberlain ve Hitler, Münih’te bir İngiltere-Almanya deklarasyonu imzaladılar. Deklarasyonda şöyle deniyordu:
«Bugün, bir görüşme daha yaptık ve Alman-İngiliz ilişkileri sorununun her iki ülke ve Avrupa için her şeyden önemli olduğu konusunda hemfikiriz.
Biz, dün akşam imzalanan anlaşmayı ve Alman-İngiliz filo anlaşmasını, her iki halklarımızın birbirlerine karşı asla savaş yürütmeme isteğinin bir sembolü olarak görüyoruz.
Her iki ülkeyi ilgilendiren diğer sorunların da danışma yöntemi ile ele alınması ve Avrupa'daki barışın böylelikle güvence altına alınabilmesi amacıyla görüş ayrılıklarının olası nedenlerini ortadan kaldırma konusunda kararlıyız.»**
Bu bir İngiliz-Alman karşılıklı saldırmazlık deklarasyonu idi.
6 Aralık 1938'de, Bonnet ve Ribbentrop, İngiliz-Alman deklarasyonuna benzer bir Fransız-Alman deklarasyonu imzaladılar. Bu deklarasyonda, Alman ve Fransız Hükümetlerinin; Almanya ve Fransa arasındaki barışçıl ve iyi komşuluk ilişkilerinin; Avrupa'daki koşulların istikrarı ve genel barışın korunması için en önemli önkoşullardan biri olduğu konusunda hemfikir oldukları ve her iki hükümetin de ülkeleri arasındaki böylesi iyi ilişkileri sürdürmek için her şeyi yapacakları söyleniyordu. Deklarasyonda, Fransa ile Almanya arasında hiçbir toprak anlaşmazlığının kalmadığı ve aralarında varolan sınırın nihai olduğu saptanıyordu. Deklarasyonda son olarak, her iki hükümetin de, üçüncü güçlerle olan özel ilişkilerine zarar vermeksizin, kendi ülkelerini ilgilendiren tüm sorunlarda birbirleriyle temas halinde bulunmaya ve bu sorunların daha sonraki gelişmeleri içinde uluslararası karışıklıklara yol açması durumunda, birbirine danışmaya kesin kararlı oldukları söyleniyordu.
Bu, bir Fransız-Alman karşılıklı saldırmazlık deklarasyonu idi.
Aslında, hem İngiltere hem de Fransa, bu sözleşmelerin yapılmasıyla, Hitler'le bir saldırmazlık anlaşması imzaladılar. -
Hitler Almanyası ile yapılan bu anlaşmalarda, İngiliz ve Fransız Hükümetlerinin; Münih ve benzeri anlaşmaların Hitler saldırısına Doğu, Sovyetler Birliği kapısını açtığı umuduyla, Hitler saldırısı tehlikesini kendilerinden uzaklaştırma çabası günyüzüne çıkmaktadır.
Bu şekilde, «Rusya olmaksızın Avrupa'nın birleştirilmesi» için gerekli politik önkoşullar yaratıldı.
Olaylar, Sovyetler Birliği'nin tümden tecrit edilmesine doğru yol alıyordu.
III ) SOVYETLER BİRLİĞİ'NİN TECRİT EDİLMESİ SOVYET-ALMAN SALDIRMAZLIK ANTLAŞMASI
Çekoslovakya'nın işgalinden sonra, faşist Almanya, apaçık bir şekilde, tüm dünyanın gözleri önünde savaşa hazırlanmaya başladı. İngiltere ve Fransa tarafından cesaretlendirilen Hitler, her türlü dikkati elden bıraktı ve Avrupa sorunlarının barışçıl çözülme yanlısı rolünü oynamaya son verdi. Savaş öncesi dönemin en hareketli ayları başladı. Her geçen günün insanlığı örneği görülmemiş bir savaş felaketinden daha da yaklaştırdığı, daha o zamandan açıktı.
O dönemde bir yanda Sovyetler Birliği'nin ve diğer yanda Büyük Britanya ve Fransa'nın politikası nasıldı?
ABD'deki tarih çarpıtıcılarının bu soruyu yanıtlamaktan kaçma çabaları, sadece, onların vicdanen rahat olmadıklarını gösterir.
İşin doğrusu şudur ki, İngiltere ve Fransa, ABD'nin yönetici çevrelerinin desteğiyle, savaşın kapıda beklediği, felakete gebe 1939 ilkbahar ve yazında, daha önceki politik çizgilerine sımsıkı sarılmışlardır. Onların bu politikaları, Hitler Almanya'sının Sovyetler Birliği'ne karşı provokatörce kışkırtılmasından oluşuyordu. Bu politika kandırma amaçlarıyla, yalnızca Sovyetler Birliği ile işbirliğine hazır olma üzerine ikiyüzlü boş lakırdılarla değil, aynı zamanda izlenen politik çizgiyi dünya kamuoyu önünde gizlemeye hizmet etmesi düşünülen bazı basit diplomatik manevralarla yaldızlanmıştı.
Bu manevralara öncelikle, İngiltere ve Fransa'nın 1939'da Sovyetler Birliği ile başlamayı kararlaştırdıkları görüşmeler dahildi. Kamuoyunu kandırabilmek için, İngiltere ve Fransa'nın yönetici çevreleri bu görüşmeleri, Hitler saldırısının daha da yayılmasını önlemek için ciddi bir çaba olarak göstermek istiyorlardı. Ancak olayların daha sonraki gelişmesi, İngiltere ve Fransa'nın bu görüşmeleri başından beri kendi ikili oyunlarında yalnızca yeni bir manevra olarak gördüklerini tümüyle açığa çıkardı.
Bu, İngiltere ve Fransa Hükümetleri'nin Sovyetler Birliği ile sürdürdükleri görüşmelerin içyüzünü elbette bilen Hitler Almanya'sının önderliği için de açıktı. Sovyet ordusunun Hitler Almanyası'nın altedilmesi sırasında elde ettiği belgelerden anlaşıldığı gibi, örneğin, Londra'daki Alman Büyükelçisi Dirksen, Alman Dışişleri Bakanlığına yazdığı 3 Ağustos 1939 tarihli bir raporda bu görüşmeler üzerine şunları yazıyordu:
«... burada, Almanya ile gerçek bir anlaşma, karşısında diğer güçlerle son aylarda yapılan bağlantıların, Almanya ile birlik sağlama şeklindeki biricik önemli ve erişilmeye değer hedefe bir kez gerçekten ulaşılması halinde, geçerliliklerini yitirecek olan yardımcı araçlar olduğu duygusu hakimdi.»
Bu görüş, Londra'daki durumu gözlemleyen tüm Alman diplomatları tarafından paylaşılıyordu.
Berlin'e gönderdiği diğer bir gizli raporda Dirksen, , şunları yazıyordu:
«İngiltere, kendisini, silahlanma ve müttefikleri yoluyla güçlendirmek ve mihvere eşit kılmak istiyor, ama aynı zamanda görüşmeler yoluyla Almanya ile bir anlaşma yapmak istiyor.»*
İftiracılar ve tarih çarpıtıcıları, bu belgeler savaş öncesinin son aylarındaki durumu projektörle aydınlattığından, bunları gizli tutmaya çalışıyorlar. Bu durumun gerçek bir değerlendirmesini yapmadan, savaşın ön tarihini gerçekte olduğu gibi kavramak mümkün değildir. İngiltere ve Fransa, Sovyetler Birliği ile görüşmeleri başlattıklarında ve Polonya, Romanya ve diğer bazı devletlere güvence verdiklerinde, ABD'nin yönetici çevrelerinin desteğiyle Hitler Almanya'sının saldırısını Doğu'ya, Sovyetler Birliği'ne yöneltmeyi amaçlayan bir anlaşmaya dayanan ikili bir oyun oynuyorlardı.
Bir yanda İngiltere ve Fransa, ve diğer yanda Sovyetler Birliği arasındaki görüşmeler, Mart 1939'da başladı, ve yaklaşık dört ay sürdü.
Bu görüşmelerin gidişatının da tüm açıklığıyla gösterdiği gibi, Sovyetler Birliği Batılı güçlerle, Almanya'yı en azından Avrupa'da bir savaşı başlatmadan önceki son anda durdurabilecek olan kapsamlı ve eşit haklara dayalı bir anlaşma için çaba gösterdi. Oysa İngiltere ve Fransa Hükümetleri, ABD'den aldıkları yardımla, kendilerine bambaşka hedefler çiziyorlardı. Başkalarını kendilerinin hamalı olarak kullanmaya alışık olan İngiltere ve Fransa'nın yönetici çevreleri, İngiltere ve Fransa kendilerini Sovyetler Birliği'ne karşı herhangi bir yükümlülükle bağlamazlarken; Sovyetler Birliği'ne, bu kez de, olası bir Hitler saldırısına karşı savunmada tüm yükü Sovyetler Birliği’nin sırtına yükleyecek yükümlülükler dayatmaya çaba gösteriyorlardı.
İngiltere ve Fransa'nın iktidar sahipleri, bu manevrayı başarabilselerdi, ana hedefleri olan Almanya ile Sovyetler Birliği'ni mümkün olduğunca kısa zamanda çatıştırmayı gerçekleştirmeye önemli ölçüde yaklaşmış olacaklardı. Ama Sovyet Hükümeti bu niyeti anladı. Görüşmelerin bütün aşamalarında, Batılı güçlerin diplomatik hilelerinin ve entrikalarının karşısına, yalnızca bir tek amaca, Avrupa'da barışın sağlanması amacına hizmet edecek olan açık ve berrak önerilerini koydu.
Bu görüşmelerde ortaya çıkan tüm değişiklikleri hatırlatmaya gerek yok. Yalnız bazı çok önemli anlar, kafalarda tekrardan canlanmalıdır. Sovyet Hükümeti'nin bu görüşmelerde koyduğu koşulları anımsatmak yeterlidir: İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği arasında, saldırganlığa karşı etkin bir yardımlaşma anlaşmasının imzalanması; İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği'nin, SSCB'nin Avrupa'daki tüm komşuları da dahil olmak üzere, Orta ve Doğu Avrupa devletlerine güvence vermesi; İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği arasında, saldırganların saldırısı hafinde, bu devletler tarafından hem birbirlerine ve hem de güvence verilen devletlere verecekleri acil ve etkin yardımın biçimleri ve boyutu üzerine somut bir askeri anlaşmanın imzalanması.*
SSCB Yüce Sovyetinin 31 Mayıs 1939 tarihli üçüncü oturumunda V.M. Molotov, bu görüşmeler sırasında yapılan iki İngiliz-Fransız önerilerinin karşılık ve eşit yükümlülük temel ilkesinden eser taşmadıklarını; herkes için eşit haklara dayanan sözleşmelerin mutlak zorunluluk olduğunu dile getirdi.
«Kendi aralarında ve Polonya ile karşılıklı yardımlaşma üzerine paktlarla saldırganların doğrudan saldırısına karşı kendilerine güvenceler sağlayan ve saldırganların Polonya ve Romanya'ya saldırısı halinde Sovyetler Birliği'nin yardımını garantilemeye çalışan İngilizler ve Fransızlar», dedi V. M. Molotov, (SSCB'nin, kendi açısından, saldırganların doğrudan Sovyetler Birliği'ne saldırısı halinde bu ülkelerin yardımına güvenip güvenemeyeceği sorusunu açık bıraktıkları gibi; Sovyetler Birliği' ne komşu olan, Sovyetler Birliği'nin kuzey-batısına düşen küçük devletlere güvence vermeye —eğer bunlar saldırganların saldırısı karşısında tarafsızlıklarını koruyabilecek durumda olmazlarsa— katılmaya hazır olup olamadıkları sorusunu da açık bıraktılar. Böylece Sovyetler Birliği için dezavantajlı bir durum ortaya çıktı.»
İngiltere ve Fransa temsilcileri, saldırganın doğrudan bir saldırısı durumunda, İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği'nin karşılıklı yardımlaşma ilkesi ile, karşılıklılık koşulu alfamda hemfikir olduklarını öne sürdürseler de buna, bu onayı tümüyle hayalci kılan bir dizi sakınca eklediler.
Bunun dışında İngiltere ve Fransa'nın önerileri, Sovyetler Birliği'nin yardımını, kendilerinin güvence sözü verdikleri ülkeler için öngörüyordu, ama Sovyetler Birliği'nin kuzey-batı sınırındaki ülkelere, Baltık devletlerine saldırganın saldırısı halinde kendi yardımları üzerine ağızlarını bile açmadılar.
Bu düşüncelerden yola çıkan V. M. Molotov, Sovyetler Birliği'nin kuzey-batı sınırındaki ülkelere aynı güvenceler verilmeksizin, Sovyetler Birliği'nin bir grup devlet açısından hiçbir yükümlülük üstlenemeyeceğini açıkladı. Şu da anımsatılmalıdır: Britanya'nın Moskova Büyükelçisi Seeds, 18 Mart 1939'da, Sovyetler Birliği'nin Romanya'ya karşı bir Hitler saldırısı halinde —bunun hazırlığı üzerine İngilizlerin elinde bilgi vardı— nasıl davranacağı sorusuyla Dışişleri Halk komiserine başvurduğunda; Sovyetler Birliği ise bu koşullar altında İngiltere'nin ne yapmayı düşündüğü karşı sorusunu sorduğunda, Seeds yanıt vermekten kaçındı ve coğrafik olarak bakıldığında Sovyetler Birliği'nin Romanya'ya İngiltere'den daha yakın olduğunu belirtti. Yani ilk adımdan itibaren, İngiltere'nin yönetici çevrelerinin, Sovyetler Birliği’ni belli yükümlülüklerle bağlama, ama kendilerini dışta tutma çabası tümüyle ortaya çıktı. Bu bayağı yöntem, tüm görüşmeler boyunca sistemli bir şekilde sürekli yeniden kullanıldı.
İngiliz başvurusuna verdiği cevapta, Sovyet Hükümeti, en çok ilgisi olan ülkelerin —Büyük Britanya, Fransa, Almanya, Polonya, Türkiye ve Sovyetler Birliği— temsilcilerinin katılacağı bir danışma toplantısı düzenlenmesini önerdi. Sovyet Hükümetinin görüşünce, böylesi bir danışma toplantısı, gerçek durumu açıklığa kavuşturmak ve katılanların tavırlarını saptamak için en iyi olanakları sunuyordu. Ama İngiliz. Hükümeti, Sovyet önerisinin çok zamansız olduğu şeklinde yanıt verdi.
Saldırıya karşı mücadele etmek için somut önlem anlaşmayı olası kılabilecek bir konferans toplamak yerine, İngiliz Hükümeti 21 Mart 1939'da Sovyet Hükümeti'ne, kendisi, Fransa ve Polonya ile, imzalayan hükümetlerin, «herhangi bir Avrupa devletinin bağımsızlığının» tehlikeye düşmesi halinde «ortaklaşa direniş göstermek için hangi adımların atılabileceği üzerine birbirlerine danışmakla» kendilerini yükümlü kıldıkları bir deklarasyon imzalamalarını önerdi. İngiliz Büyükelçisi, kendi önerisinin kabul edilebilirliğini kanıtlamaya çalıştı ve deklarasyonun gayetle bağlayıcı olmayan bir şekilde formüle edilmiş olmasını özellikle vurguladı.
Böyle bir deklarasyonun, saldırgandan gelen tehdide karşı mücadele etmek için ciddi bir araç olarak hizmet edemeyeceği tamamen açıktı. Ancak Sovyet Hükümeti, bu denli az şey vaat eden bir deklarasyonun bile, saldırganın gemlenmesinde belirli bir ilerlemeyi temsil edebileceği görüşündeydi ve İngiliz önerisiyle hemfikir olduğunu açıkladı. Ama daha l Nisan 1939'da, Moskova'daki Britanya Büyükelçisi, İngiltere'nin ortaklaşa bir deklarasyonun artık sözkonusu olamayacağı görüşünde olduğunu bildirdi.
İki haftalık bir gecikmeden sonra, İngiliz Dışişleri Bakanı Halifax, Moskova'daki büyükelçisi aracılığıyla, Sovyet Hükümeti'nin; «Sovyetler Birliği'nin herhangi bir Avrupalı komşusuna karşı bir saldırı eylemi halinde direniş gösterildiğinde, temenni edilirse, Sovyetler Birliği'nin yardımına güvenilebileceği» şeklinde bir açıklama yapması önerisini getirdi.
Bu önerinin özü, Letonya, Litvanya, Estonya ve Finlandiya'ya karşı bir Alman saldırı eylemi halinde, Sovyetler Birliği'nin; İngiltere herhangi bir yardım yükümlülüğü üstlenmeksizin; bu ülkelere yardım etmekle yükümlü kılınmasaydı, yani Sovyetler Birliği Almanya ile tek başına bir savaşa bulaşmalıydı. İngiltere'nin kendilerine güvenceler verdiği Polonya ve Romanya'ya gelince, Sovyetler Birliği bunlara da saldırıya karşı yardım etmeliydi. Ama bu durumda da İngiltere, Sovyetler Birliği ile birlikte hiçbir yükümlülük üstlenmek istemiyordu. Kendine hareket serbestisi bırakıyordu ve Polonya, Romanya ve Baltık devletlerinin bu öneri gereğince Sovyetler Birliği'ne karşı herhangi bir yükümlülük üstlenmediklerinden; sözetmeyi bir yana bırakalım, kendisine dilediği manevra için yeterli alanı güvence altına alıyordu.
Ancak Sovyet Hükümeti, bir Hitler saldırısına karşı diğer güçlerle birlikte ortaklaşa mücadele için anlaşma sağlamak üzere bir tek olanağı bile kaçırmak istemiyordu. Hiçbir gecikmeye yol açmaksızın, İngiliz Hükümetine bir karşı öneri götürdü. Bu öneri şunlardan oluşuyordu: Birincisi, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa, bu devletlerden birine karşı bir saldırıya girişildiğinde, birbirlerine askeri yardım da dahil olmak üzere her türlü yardımı derhal yapmakla kendilerini yükümlü kılmalıdırlar; ikincisi, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa kendilerini, Baltık Denizi ile Karadeniz arasında yer alan, Sovyetler Birliği ile sınırları olan Doğu Avrupa ülkelerine, bu devletlere karşı bir saldırı halinde, askeri yardım da dahil olmak üzere, her türlü yardımı yapmakla yükümlü kılmalıdırlar. Üçüncü ve son olarak, Sovyetler Birliği, Fransa ve İngiltere, kendilerini, yukarıda sözü edilen her iki halde bu devletlere verilecek askeri yardımın boyutlarını ve biçimlerini eh kısa zamanda saptamakla yükümlü kumalıdırlar.
Bunlar, Sovyet önerisinin en önemli noktalarıydı. Sovyetler Birliği'nin önerisi ile Büyük Britanya'nın önerisi arasındaki temel fark, Sovyet önerisi saldırıya karşı ortak hareket için gerçekten etkin önlemler içerdiğinden, rahatlıkla görülebilmektedir.
Üç hafta boyunca, bu önerilere İngiliz Hükümeti'nden hiçbir yanıt gelmedi. Bu durum, İngiltere'de artan huzursuzluğa yol açtığından, İngiliz Hükümeti nihayet, kamuoyunu aldatmak için yeni bir manevra icat etmek zorunda kaldı.
8 Mayıs'ta, İngiliz yanıtı, daha doğrusu İngiliz karşı önerisi Moskova'ya ulaştı. Sovyet Hükümetine yeniden, «Büyük Britanya ve Fransa'ya, (Belçika, Polonya, Romanya, Yunanistan ve Türkiye'ye karşı) bu yükümlülüğün yerine getirilmesinden doğan düşmanlıklar halinde, Sovyet Hükümeti'nin yardımını, temenni edildiğinde, derhal hazır olduğu ve olası kararlaştırılacak biçimde ya da olası kararlaştırılacak koşullar altında sağlanacağı yükümlülüğünü üstleneceği» şeklinde tekyanlı bir açıklama yapması önerildi.
Bu önerilerde de sözkonusu olan, Sovyetler Birliği' nin tekyanlı yükümlülükleri idi. O, kendisini, Sovyetler Birliği'ne karşı Baltık Cumhuriyetleri açısından kesinlikle hiçbir yükümlülük üstlenmeyen İngiltere ve Fransa'ya karşı yardımla yükümlü kılmalıydı, İngiltere böylelikle, Sovyetler Birliği'ni hiçbir bağımsız devlet için kabul edilemez ve çekilemez olan mağdur bir duruma sokmak istiyordu.
İngiliz önerisinin Moskova'dan çok Berlin için yapıldığını anlamak; kolaydır. Almanya, Sovyetler Birliği'ne saldırmaya davet ediliyor ve Alman saldırısının Baltık üzerinden gerçekleşmesi koşuluyla, İngiltere ve Fransa'nın tarafsız kalacaklarının işareti veriliyordu.
Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa arasındaki görüşmeler, Polonya'nın Moskova Büyükelçisi Grzibovski’nin 11 Mayısta, «Polonya'nın SSCB ile bir yardımlaşma anlaşması imzalamayı mümkün görmediği...» şeklinde bir açıklama yapmasından sonra daha da karmaşıklaştı.
Polonya temsilcisi böyle bir açıklamayı, elbette ancak İngiltere ve Fransa'nın hükümet çevrelerinin bilgisi ve onayı ile yapabilirdi.
İngiltere ve Fransa temsilcileri Moskova'daki görüşmeler sırasında öylesine provokatörce davrandılar ki, Batılı güçlerin yönetici çevrelerinde bile böylesi kaba bir oyunu eleştiren kişiler çıktı. Örneğin Lloyd George, 1939 yazında, İngiliz politikasının yöneticilerine karşı, Fransız «Ce Soir» gazetesinde keskin bir makale yazdı, İngiltere ve Fransa'nın Sovyetler Birliği ile görüşmelerinin içine battığı sonsuz zorlukların nedenleri üzerine Lloyd George, bunun yalnızca bir yanıtının bulunduğunu yazdı:
«Neville Chamberlein, Halifax ve John Simon, Sovyetler Birliği ile bir anlaşma istemiyorlar.»
Lloyd George için açık olan şey, Batılı güçlerin Sovyetler Birliği ile ciddi bir anlaşmayı düşünmediklerini, aksine başka bir hedef izlediklerini, yani Hitler'i en kısa zamanda Sovyetler Birliği'ne saldırtana hedefi güttüklerini çok iyi kavrayan Hitler Almanya'sının kodamanları için elbette daha az açık değildi. Almanya ile bir savaş halinde Sovyetler Birliği elverişsiz bir duruma sokularak, ona bu saldırı için belirli bir ödül konuyordu.
Buna ek olarak Batılı güçler, Sovyet Birliği ile görüşmeleri sonsuza dek uzattılar ve öze ilişkin sorunları önemsiz ek önergeler ve sayısız varyasyon batağı içinde kaybettiler. Herhangi bir gerçek yükümlülüğün sözkonusu olduğu her defasında, bu güçlerin temsilcileri, sanki neyin sözkonusu olduğunu kavramadıkları görüntüsünü takınıyorlardı.
Mayıs'ın sonunda İngiltere ve Fransa, önceki biçimlerini bazı açılardan düzelten, ama Sovyetler Birliği için son derece önemli olan Sovyetler Birliği'nin kuzey-batı sınırındaki üç Baltık cumhuriyeti için bir güvence sorununu önceden olduğu gibi yine açık bırakan yeni öneriler yaptılar.
İngiltere ye Fransa'nın iktidar sahipleri böylelikle, kendi ülkelerinin kamuoyunun baskısı altında lafta belli tavizler vermelerine rağmen, önceki çizgilerini sürdürdüler ve önerilerine, kendilerinin de pekâlâ iyi bildikleri gibi, bu önerileri Sovyetler Birliği için kabul edilemez duruma getiren sakıncalar eklediler. İngiltere ve Fransa temsilcilerinin davranışları Moskova görüşmeleri sırasında o kadar yakışıksızdı ki, V.M. Molotov, 27 Mayıs 1939'da, İngiliz elçisi Seeds ve Fransız ataşesi Payart'a, onlar tarafından sunulan Avrupa'daki saldırgana karşı ortak direniş üzerine anlaşma taslağının, SSCB, İngiltere ve Fransa'nın karşılıklı yardımlaşması îçin etkili bir plan içermediğini ve İngiliz ve Fransız hükümetlerinin Sovyetler Birliği ite buna uygun bir pakta ciddi bir ilgi duyduğunu bile kanıtlamadığını açıklamak zorunda kaldı. Burada dobra dobra, İngiliz önerisinin, İngiltere ve Fransa hükümetleri için, pakttan çok, pakt üzerine konuşmaların daha uygun olduğu anlamına geldiği söylendi. İngiltere ve Fransa'nın bu konuşmalara başka amaçlar için gereksinim duymaları mümkündür. Bu amaçlar Sovyet Hükümeti tarafından bilinmemektedir. Sovyetler Birliği, bir pakt üzerine konuşmalara değil, SSCB, İngiltere ve Fransa arasında, Avrupa'daki bir saldırıya karşı etkin karşılıklı yardımlaşmanın gerçekleşmesine ilgi duymaktadır. Sovyet Hükümeti'nin bir pakt üzerine, SSCB'nin amacını bilmediği konuşmalara katılmaya niyetinin olmadığı ve Fransız ve İngiliz Hükümetlerinin, böylesi konuşmaları, bunlar için SSCB 'den daha uygun olan muhataplarla sürdürebilecekleri konusunda İngiltere ve Fransa temsilcilerinin dikkati çekildi.
Moskova görüşmeleri sonsuzca uzadı. Görüşmelerin böylesine uygunsuz bir şekilde sürüncemede bırakılmasının nedenlerini, şunları yazan Londra «Times» gazetesi ağzından kaçırdı: «Rusya ile hızlı ve kararlı bir şekilde kurulacak bir ittifak, diğer görüşmeler için engelleyici olabilir...»* «Times» burada «diğer görüşmeler»den sözettiğinde, belli M, İngiliz Denizaşırı Ticaret Bakam Robert Hudson ile, Hitler'in ekonomik danışmanlarından biri olan Dr. Helmut Wohltat arasında, Hitler Almanya'sına verilecek —daha sonra değineceğimiz— çok büyük bir İngiliz kredisi üzerine sürdürülen görüşmeleri kastediyordu.
Bunun dışında, bilindiği gibi, bir basın haberine göre, Hitler'in «Wehrmacht»ının Prag'a girdiği gün, bir Federation of British Industries delegasyonu, Düsseldorf'ta, Alman büyük sanayii ile geniş çaplı bir anlaşma imzalanması için, görüşmeler yürütüyordu.
Göze çarpan bir durum da, Hitler’le görüşmeler için bizzat Chamberlain, hem de birçok kez, İngiltere'den Almanya'ya giderken, Büyük Britanya'nın Moskova'daki görüşmelerin sürdürülmesiyle ilgili olarak ikinci dereceden kişileri görevli atamasıdır. Devamla, İngiltere tarafından görüşmeler için SSCB'ne gönderilen Sir William Strang’in, Sovyetler Birliği ile herhangi bir anlaşma imzalamak için hiçbir yetkiye sahip olmadığını saptamak da ilginçtir.
Sovyetler Birliği, olası saldırgana karşı mücadele önlemleri üzerine somut görüşmelere geçmeyi talep ettiğinden, İngiltere ve Fransa Hükümetleri, Moskova'ya askeri misyonlar göndermeye hazır olduklarını açıklamak zorunda kaldılar. Ama bu misyonlar, Moskova yolunda, olağandan çok uzun bir süre harcadılar, ve Moskova'ya vardıklarında, bunların ikinci dereceden kişilerden oluştuğu ve üstelik herhangi bir anlaşma imzalamak için yetkiye sahip olmadıkları ortaya çıktı. Bu koşullar altında askeri görüşmeler de, politik görüşmeler gibi sonuçsuz kaldı.
Batılı güçlerin askeri misyonları, bir Alman saldırısı halinde karşılıklı yardımlaşmanın araçları ve yolları üzerine ciddi bir şekilde konuşmaya istekli olmadıklarını hemen belli ettiler. Sovyet askeri misyonu, Almanya ile ortak sının olmayan SSCB'nin, bir savaş çıkması halinde, İngiltere, Fransa ve Polonya'ya, Sovyet askeri birliklerine Polonya topraklarından geçiş izni verilmesi koşulları altında yardım edebileceğinden-hareket etti. Ancak Polonya Hükümeti, Sovyetler Birliği'nin askeri yardımını kabul etmeyeceğini açıkladı ve böylelikle, Hitler saldırısından çok, Sovyetler Birliği'nin güçlen, meşinden korktuğunu gösterdi. Polonya'nın tavır, hem İngiliz ve hem de Fransız misyonu tarafından desteklendi.
Askeri görüşmeler sırasında ayrıca, pakta katılan tarafların bir saldırı sırasında derhal sevkedecekleri askeri kuvvetlerin sayısal gücü sorunu ortaya atıldı, İngilizler bununla ilgili olarak gülünç bir sayı verdiler: beş piyade tümeni ve bir mekanize tümeni cepheye süreceklerini açıkladılar. Ve İngilizler, bu öneriyi, Sovyetler Birliği'nin saldırgana karşı 136 tümen, 5000 orta ve ağır top, 10 000 civarında tank ve küçük savaş aracı, 5000'den fazla savaş uçağı vs. cepheye sürmeye hazır olduğunu açıkladığı anda yaptılar!
Buradan, İngiliz Hükümetinin, SSCB ile bir askeri anlaşmanın imzalanması üzerine görüşmeleri ne denli az bir ciddiye aldığı görülmektedir.
Yukarıdaki veriler, kendiliğinden ortaya çıkan şu sonuçlan doğrulamaya yeterlidir:
l — Sovyet Hükümeti, görüşmeler sırasında, karşılıklı yardımlaşmanın gerçekten etkin olması; yani politik bir anlaşmanın yanısıra, yardımlaşmanın boyutlarını, biçimini ve süresini saptayan bir askeri anlaşmanın da yapılması koşullarında, saldırgana karşı İngiltere ve Fransa ile birlikte eşit haklar temelinde karşılıklı bir anlaşma yapmak için son derece büyük bir sabırla çaba gösterdi; çünkü olayların önceki tüm gelişmesi, ancak böylesi bir anlaşmanın, tümüyle cezasız bırakıldığından ve Batılı güçler tarafından desteklendiğinden dolayı uzun yıllar boyunca şımartılan Hitlerci faşist saldırganların aklını başına getirebileceğini göstermişti.
2 — İngiltere ve Fransa'nın Sovyetler Birliği ile görüşmeler sırasındaki tavrı, İngiltere ve Fransa'nın politikalarının, barışın ve saldırgana karşı mücadelenin çıkarları ile hiçbir ortak yanı olmayan hedefler tarafından belirlenmesinden dolayı, bunların SSCB ile ciddi bir anlaşmayı asla düşünmediklerini tümüyle kanıtladı.
3 — İngiliz-Fransız politikasının sinsi niyeti, Hitler'e, SSCB'nin müttefikleri olmadığı, SSCB'nin tecrit olduğu, İngiltere ve Fransa'dan gelebilecek bir direnişle karşılaşma riski olmaksızın Hitler'in SSCB'ne saldırabileceği şeklinde işaret vermekten oluşuyordu.
Bu koşullar altında, İngiliz-Fransız-Sovyet görüşmelerinin bir fiyasko ile sonuçlanması şaşırtıcı değildir.
Bu fiyasko, elbette bir raslantı değildi. Batılı güçlerin temsilcilerinin, ikili oyunlarında, başından beri görüşmeleri başarısızlığa uğratmaya niyet ettikleri giderek daha da belirgenleşti. Olay, SSCB ile açık sürdürülen görüşmelerin yanısıra, İngilizlerin kulis ardında Almanya ile görüşmeler yapmaları ve bu görüşmelere eşi görülmemiş büyük önem biçmeleri idi.
Batılı güçlerin yönetici çevreleri, Moskova'daki görüşmeleri ile öncelikle kendi ülkelerindeki kamuoyuna, güvenlik içinde olunduğu duygusunu vermeye ve savaşa sürüklenen halkları kandırmaya çaba gösterirken; Hitler faşistleri ile görüşmeler tamamen başka tarzda idi. İngiliz-Alman görüşmelerinin programı, kendi memurları Moskova'daki görüşmeleri sürdürürken, Hitler Almanya'sına kuşkuya yer bırakmayan talepler yönelten İngiliz Dışişleri Bakanı Halifax tarafından yeterince açık bir şekilde formüle edildi. 29 Haziran 1939'da Royal Institute of International Affairs'de verildi bir banketteki konuşmasında Halifax, «bugün dünyada endişe yaratan» tüm sorunlar üzerine Almanya ile anlaşmaya hazar olduğunu dile getirdi. Şunları söyledi:
«Böylesi yeni bir atmosferde, sömürgeler sorununu, hammaddeler, ticari kısıtlamalar sorunlarını, 'hayat alanı' verilmesi, silahlanmaların kısıtlanması ve Avrupalıları ilgilendiren diğer birçok tartışmalı sorunu görüşebiliriz.»*
Halifax'a yakın olan tutucu «Daily Mail»in, daha 1933'te, Hitler faşistlerine SSCB'nden «hayat alanı» koparmasını önererek, «hayat alanı» sorununu ortaya attığı hatırlandığında, Halifax’ın açıklamasının gerçekte ne anlama geldiği üzerine en küçük bir kuşku bile kalmaz. Bu, Hitler Almanya'sına, dünyanın ve etki alanlarının paylaşımı üzerine anlaşma açık önerisi idi; bütün sorunları Sovyetler Birliği olmaksızın ve esas olarak da Sovyetler Birliği'nin sırtından çözme önerisi idi.
İngiltere temsilcileri, daha Haziran 1939'da, Londra' ya gelen Hitler'in dört yıllık plan maslahatgüzarı Wohltat tarafından temsil edilen Almanya ile son derece gizli görüşmelere başladılar: İngiliz Denizaşırı Ticaret Bakanı Hudson ve Chamberlain'in en yakın danışmanı G. Wilson, onunla görüşmelerde bulundular. Bu Haziran görüşmelerinin içeriği, halen geçici olarak diplomatik arşivlerin gizli dolaplarında saklıdır. Ama Wohltat, Temmuz'da Londra'ya yeni bir ziyaret yaptı ve görüşmelere yeniden başlandı. Bu ikinci görüşme raundunun içeriği, Sovyet Hükümetinin elinde bulunan ele geçirilmiş Alman belgelerinden bilinmektedir. Bunlar kısa bir zamanda yayınlanacaktır.
Hudson ve Wilson, Wohltat'a ve daha sonra Londra'daki Alman Büyükelçisi Dirksen'e, tüm dünyadaki etki alanlarının paylaşılmasına ilişkin ve «ortak pazarlar üzerinde birbirleriyle ölesiye rekabet etme» olasılığını dıştalamaya ilişkin sözleşmeleri içeren geniş çaplı bir anlaşma için gizli görüşmeler yapma önerisi yaptılar. Bununla ilgili olarak, Almanya'nın Güney Avrupa'da egemen olan etkisini teslim etmek öngörüldü. Dirksen, 21 Temmuz 1939 tarihli raporunda, Alman Dışişleri Bakanlığına, Wohltat ile Wilson arasında görüşülen programın politik, askeri ve ekonomik ilkeleri kapsadığını bildirdi. Politik sorunlar arasında, bir saldırmazlık paktının yaraşıra, «ana güçlerin, özellikle yani İngiltere ve Almanya'nın etki alanlarını belirlemeyi içeren»* bir karışmazlık paktına da özel dikkat sarfedildi.
Bu her iki paktın imzalanması ile bağlantılı sorunların görüşülmesi sırasında, Büyük Britanya temsilcileri, bu paktların imzalanması halinde, Hükümetlerinin Polonya'ya henüz yeni verilen güvenceleri geri çekeceğine ilişkin söz verdiler.
İngiliz-Alman anlaşması imzalandığı taktirde, İngilizler, Danzig sorununu ve Polonya Koridoru sorununu Polonya ile tek başına çözme işini Almanlara bırakmaya hazır olduklarını açıkladılar ve bu sorunun çözümüne müdahale etmeyeceklerine dair kendilerini yükümlü kılmak istediler.
Dirksen'in yakında yayınlanacak raporundan da belgesel olarak görüldüğü gibi, Wilson ayrıca, İngiltere ile Almanya arasında yukarıda sözkonusu edilen paktlar imzalandığında, İngiliz güvence politikasına fiilen son verileceğini onayladı. Dirksen, raporunda bu sorunla ilgili olarak şu notu düştü:
«O zaman Polonya, belli ölçüde Almanya ile bas başa bırakılmış olur.»
Bütün bunlar, İngiltere'nin iktidar sahiplerinin, Polonya'ya verilen güvencelerle ilgili yazının mürekkebi bile kurumadan, Polonya'nın Hitler tarafından parçalanmasına hazır oldukları anlamına gelmekteydi.
İngiliz-Alman anlaşmasının imzalanmasıyla birlikte, İngiltere ve Fransa'nın Sovyetler Birliği ile görüşmelere başlarken önlerine koydukları hedefe ulaşılmış ve Almanya ile SSCB arasında bir çatışmanın hızla başlatılması daha da kolaylaştırılmış olacaktı.
Son olarak, İngiltere ile Almanya arasındaki politik anlaşma, sömürgeler sorunu, hammaddelerin dağılımı, pazarların paylaşılması ve Almanya'ya büyük bir İngiliz kredisi verilmesi üzerine gizli sözleşmeleri kapsayan bir ekonomik anlaşma ile tamamlanmalıydı.
İngiltere iktidar sahiplerinin gözleri önünde, Almanya ile sürekli bir barışa ulaşma ve Alman saldırısını, severek söylendiği gibi, Doğu'ya, yani kendilerinden daha yeni «güvenceler» elde etmiş olan Polonya'ya, ve Sovyetler Birliği'ne «kanalize etme» şeklindeki imrendirici manzara görünüyordu. \
Tüm bunlardan sonra, iftiracıların ve tarih çarpıtıcılarının bu olguları; savaşın böylelikle kaçınılmaz hale geldiği durumu kavramak için tayin edici önemde olan olguları, özenle suskunlukla geçiştirmeleri ve gizlemeye çalışmaları şaşırtıcı mıdır?
Bu dönemde, İngiltere ve Fransa'nın, Hitler Almanya'sının savaşı başlatmasını önlemek için herhangi bir girişimde bulunmak şeklinde ciddi bir niyetinin olmadığı gibi; aksine, gizli Sözleşmeler ve anlaşmalar yoluyla, mümkün olan tüm provokasyonlarla Hitler Almanya'sını Sovyetler Birliği üzerine kışkırtmak amacıyla ellerin-den gelen her şeyi yaptıklarından artık kuşku duyulamazdı.
Hiçbir kalpazan, Sovyetler Birliği'nin bu koşullar altında şunlar arasında bir seçim yapma durumunda olduğu tayin edici olgusunu, ister tarihte olsun, isterse halkların bilincinde, karartmayı başaramaz:
ya kendini korumak amacıyla, Almanya tarafından önerilen saldırmazlık antlaşmasının imzalanması önerisini kabul etme ve böylelikle Sovyet devleti tarafından güçlerini olası bir saldırgan saldırısına karşı daha iyi hazırlamak için kullanılacak barışı Sovyetler Birliği açısından belli bir dönem daha güvence altına alma;
ya da Almanya tarafından önerilen saldırmazlık antlaşmasını reddetme ve böylelikle, Sovyetler Birliği'nin tümüyle tecrit olacağı, kendisi için dezavantajlı bir durumda, Almanya ile silahlı bir çatışmaya kışkırtmaları amacıyla Batılı güçler kampındaki provokatörlere olanak sağlama.
Bu durumda Sovyet Hükümeti, kendisini, seçimini yapmak ve Almanya ile bir saldırmazlık antlaşması imzalamak zorunda gördü.
Bu seçim, o zaman ortaya çıkan durumda, Sovyet dış politikasının basiretli ve akılı bir adımı idi. Sovyet Hükümeti'nin bu adımı, başından beri büyük ölçüde, İkinci Dünya Savaşının Sovyetler Birliği ve diğer bütün barışsever halklar için başarılı bir şekilde bitmesini tayin etti. Hitler faşistleri ile bir antlaşmanın imzalanmasının, SSCB'nin dış politik planına dahil olduğunu iddia etmek, kaba bir iftiradır. Tam tersine, SSCB sürekli olarak, saldırgan olmayan Batılı devletlerle eşitlik temelinde kollektif güvenliği gerçekleştirmek amacıyla, Alman ve İtalyan saldırganlara karşı bir anlaşmaya varmak için çaba gösterdi. Ama bir anlaşma karşılıklı bir edimdir. SSCB, saldırıya, karşı mücadele amacıyla bir anlaşma için çaba gösterirken, İngiltere ve Fransa, SSCB' yi tecrit etine politikası, saldırganlara ödün verme politikası, saldırıyı Doğu'ya, Sovyetler Birliği'ne yöneltme politikası izlemeyi tercih ettiklerinden, bunu sistemli bir şekilde reddettiler. Amerika Birleşik Devletleri, böylesi vahim bir politikayı önlemeye çalışmadığı gibi, tersine ona her türlü yardımı gösterdi. Amerikan milyarderlerine gelince; onlar sermayelerini Alman ağır sanayine yatırmaya devam ettiler, silah sanayilerini geliştirmelerinde Almanlara yardım ettiler, ve böylelikle: «Avrupalı baylar, korkmadan savaşı sürdürün, Allah'ın yardımıyla sürdürün savaşı; bu arada biz Amerikalı milyarderler sizin savaşınızdan kazanç sağlayalım ve yüzlerce, milyon dolar ekstra kân ceplerimize indirelim» dercesine, Alman saldırganları silahlandırdılar. Avrupa'daki bu durum karşısında, Sovyetler Birliği için yalnızca bir tek yolun, Almanya tarafından önerilen antlaşmayı kabul etme yolunun kaldığı açıktır. Bu, akla gelebilecek çıkış yollan arasında ne de olsa en iyisiydi. Nasıl M Sovyetler Birliği 1918'de, Batılı güçlerin düşmanca politikaları sonucu Almanlarla Brest-Litovsk barışını imzalamak zorunda kaldıysa, aynı şekilde Sovyetler Birliği bu kez de, 1939 yılında, Brest barışından yirmi yıl sonra, İngiltere ve Fransa'nın aynı düşmanca politikası yüzünden, Almanlarla bir antlaşma imzalamak zorunda kaldı.
Her türden iftiracının, SSCB'nin her şeye rağmen Almanlarla bir antlaşmaya girişmemesi gerektiği şeklindeki gevezeliği, ancak gülünç olarak nitelenebilir. Neden, İngiltere ve Fransa'nın müttefiki olan Polonya 1934'te Almanlarla bir saldırmazlık antlaşması imzalayabiliyor da, daha kötü bir durumda olan Sovyetler Birliği 1939'da böylesi bir antlaşma imzalayanlasın? Neden Avrupa'daki egemen güç faktörlerini oluşturan İngiltere ve Fransa 1938'de, Almanya ile ortaklaşa bir saldırmazlık deklarasyonu imzalayabiliyor da, İngiltere ve Fransa'nın düşmanca politikası sonucu tecrit edilmiş olan Sovyetler Birliği, Almanlarla bir antlaşmaya girişemesin?
Sovyetler Birliği'nin, Avrupa'nın saldırgan olmayan büyük güçleri arasında, Almanlarla bir antlaşma imzalamaya hazır olduğunu açıklayan en son güç olduğu bir olgu değil midir? Kuşkusuz, tarih çarpıtıcıları ye diğer gericiler, Sovyet Hükümetinin, Sovyet-Alman antlaşmasını ustalıkla ülke savunmasının tamamlanması için kullanmayı başarmasından, sınırlarını Batı'ya doğru kaydırmayı ve Alman saldırganların hiçbir engelle karşılaşmaksızın Doğu'ya doğru ilerlemesinin yolunu kapatmayı başarmasından, Hitler birliklerinin saldırılarına Narva-Minsk-Kiev hattından değil de, yüzlerce kilometre batıya düşen bir hattan başlamasından, SSCB'nin Anavatan Savaşında yok olmayıp, aksine savaştan muzaffer olarak çıkmasından hoşnut değildirler. Ama bu hoşnutsuzluk, artık, iflas etmiş politikacıların aciz öfkesi bölümünde kaldı.
Bu bayların öfkeden köpüren hoşnutsuzluğu, yalnızca, Sovyetler Birliği'nin politikasının doğru bir politika olduğu ve öyle de kaldığı seklindeki tartışmasız olgunun bir göstergesi olarak kavranabilir.
IV ) «DOĞU CEPHESİ»NİN OLUŞTURULMASI, ALMANYA'NIN SSCB’NE SALDIRISI. ANTİ-HİTLER KOALİSYONU VE MÜTTEFİKLER ARASI YÜKÜMLÜLÜKLER SORUNU
Sovyetler Birliği Ağustos 1939'da Sovyet-Alman saldırmazlık antlaşmasını imzaladığında, Hitler'in er ya da geç SSCB'ne saldıracağından bir an bile kuşku duymadı. Sovyetler Birliği, bu kanıya Hitler faşistlerinin temel politik ve askeri tavrından çıkarak yardı. Hitler Hükümetinin tüm savaş öncesi dönemdeki pratik faaliyeti bu kanıyı doğruladı.
Bundan dolayı, Sovyet Hükümetinin ilk görevi, Hitler saldırısına karşı bir «Doğu Cephesi» oluşturmak, Belorusya ve Ukrayna ülkelerinin batı sınırında bir savunma hattı çekmek ve bu şekilde Alman birliklerinin Doğu'ya doğru engelle karşılaşmaksızın ilerlemesine karşı bir barikat kurmaktan oluşuyordu. Bu amaçla, baronların Polonya'sı tarafından 1920'de ilhak edilen Batı Belorusya ve Batı Ukrayna'yı yeniden Sovyet Belorusya'sı ve Sovyet Ukrayna'sı ile birleştirmek ve Sovyet birliklerini buralara yerleştirmek zorunlu idi. Bu sorun geciktirilmeye gelemezdi, çünkü kötü donatılmış Polonya birliklerinin direniş göstermeye yetenekleri olmadığı ortaya çıktı; Polonya ordu önderliği ve Polonya Hükümeti firarda bulunuyordu; ve Hitler birlikleri hiçbir ciddi direnişle karşılaşmadıklarından, Sovyet birlikleri daha oraya ulaşmadan, Belorusya ve Ukrayna bölgelerini işgal etmiş olacaktı. 17 Eylül 1939'da, Sovyet birlikleri, Sovyet Hükümeti'nin emri üzerine savaş Öncesi Polonya-Sovyet sınırını aştılar, Batı Belorusya ve Batı Ukrayna'yı işgal ettiler ve Ukrayna ve Belorusya bölgelerinin batı sının boyunca savunma mevzilerinin inşasına başladılar. Bu hat, Müttefiklerin Versay Konferansı'nda saptanan ve tarihte «Curzon hattı» olarak bilinen hattın esasında aynısıydı.
Sovyet Hükümeti, birkaç gün sonra Baltık devletleriyle, Estonya, Letonya ve Litvanya'ya Sovyet ordu garnizonlarının yerleştirilmesini ve bu ülkelerde Sovyet hava alanları ve filo üsleri oluşturulmasını öngören karşılıklı yardımlaşma anlaşmaları imzaladı.
Bu şekilde «Doğu Cephesi»nin temelleri atıldı.
Bir «Doğu Cephesi» oluşturulmasının, yalnızca SSCB'nin güvenliğine değil, aynı zamanda Hitler saldırısına karşı mücadele eden barışsever devletlerin ortak davasına da önemli bir katkı olduğunu kavramak zor değildi. Buna rağmen, İngiliz-Fransız-Amerikan çevrelerinin ezici çoğunluğu, Sovyet Hükümetinin saldırı olarak nitelendirdikleri bu adımını, kudurgan bir anti-Sovyet kampanya ile yanıtladılar.
Ancak, Sovyet politikasının anlamını kavrayacak ve «Doğu Cephesinin olıışturulmasının doğruluğunu kabul edecek kadar öngörü sahibi olan politikacılar da vardı. Bunlar arasında, o sıralar Donanma Bakanı plan Bay Churchill başta gelmektedir, l Ekim 1939'da yaptığı bir radyo konuşmasında, Sovyetler Birliği'ne karşı dostça olmayan çeşitli hakaretlerden sonra o, şunları söyledi:
«Sovyet ordularının bu hatta durması, Alman tehlikesi karşısında Rusya'nın güvenliği için mutlak zorunludur. Her halükârda mevzilere yerleşilmiş ve. Nazi Almanya'sının saldırmağa cesaret edemediği Doğu Cephesi yaratılmıştır. Bay von Ribbentrop geçen hafta Moskova'ya çağrıldığında, bu; gerçeği öğrenmesi ve Nazilerin Baltık devletlerine ve Ukrayna'ya saldırma niyetlerine bir son vermeleri gerektiği konusunda bilgi sahibi olması için yapılmıştır.»
SSCB'nin batı sınırında, Moskova, Minsk ve Kiev' den epeyce uzaklıkta SSCB'nin güvenliği az çok tatmin edici bir şekilde güvence altına alınmışken, SSCB'nin kuzey sının için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Burada, Leningrad'dan sadece 32 kilometre uzaklıkta; subay mevcudunun çoğunluğunun Bitter Almanyalına yönelimli olduğu Finlandiya birlikleri duruyordu. Sovyet Hükümeti, Finlandiya'nın egemen çevrelerinin Hitler faşistlerine sıkı sıkıya bağlı ye Fin ordusu içinde oldukça etkili olan faşist unsurlarının, Leningrad'ı ele geçirmek istediklerini biliyordu, Hitler’in Genel-Kurmay Başkanı Halder'in daha 1939 yazanda, Fin ordusunun başındakilere talimat vermek üzere Finlandiya'ya gitmesi bir raslantı olarak görülemezdi. Finlandiya'nın yönetici çevrelerinin Hitler faşistlerinin müttefiki olduğundan ve Finlandiya'yı Hitler Almanya'sının SSCB'ne saldırısı için yığınak bölgesi yapmak istediklerinden kuşku duymak olacak şey değildi.
Bundan dolayı, SSCB'nin, her iki ülke arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesi için Fin Hükümeti ile anlaşmaya varma çabalarının başarısız kalması mucize değildi.
Finlandiya Hükümeti, Sovyetler Birliği'nin Finlandiya'nın meşru çıkarlarını gözetmeye hazır olduğunu göstermesine rağmen, SSCB'nin, özellikle de Leningrad'ın güvenliğini güvence atana alacak olan Sovyet Hükümetinin bütün dostça önerilerini birbirinin peşisıra reddetti.
Fin Hükümeti; Sovyet Hükümetinin karşılık olarak Sovyet Karelya'sında iki misli büyüklükte bir bölgeyi Finlandiya'ya bırakmaya hazır olduğunu açıklamasına rağmen; SSCB'nin, Karelya berzahındaki Fin sınırına birkaç düzine kilometre geriye çekme önerisini geri çevirdi.
Fin Hükümeti ayrıca, SSCB'nin bir karşılıklı yardımlaşma paktı imzalama önerisini reddetti ve böylelikle SSCB'nin güvenliğinin Finlandiya tarafından güvence altına alınmadığını gösterdi.
Bu ve buna benzer düşmanca tavırlarla ve Sovyet-Fin sınırındaki provokasyonlar yoluyla Finlandiya, Sovyetler Birliği ile bir savaş başlattı. Sovyet-Fin savaşının sonuçları bilinmektedir. SSCB'nin kuzey-batıdaki, özellikle Leningrad civarındaki sınırlan öne kaydırıldı ve SSCB'nin güvenliği sağlandı. Hitler Almanyası ve onun Finli uzantıları, SSCB'nin kuzey-batısındaki saldırılarını doğrudan Leningrad önünden değil de, bunun neredeyse 150 kilometre kuzey-batısına düşen bir hattan başlatmak zorunda kaldıklarından, bu, Sovyetler Birliği'nin Hitler saldırısına karşı savunmasında önemli bir rol oynadı.
V. M. Molotov, SSCB Yüksek Sovyeti'nin 29 Mart 1940 tarihli oturumundaki konuşmasında şunları açıkladı:
«Fin ordusunu yenilgiye uğratan ve tüm Finlandiya'yı işgal etme tam olanağına sahip olduğu halde bunu yapmayan Sovyetler Birliği, başka bir gücün mutlaka yapacağı gibi, savaş giderleri için hiçbir tazminat talep etmedi, tersine taleplerini minimum düzeyde sınırladı...»
«Leningrad'ın, Murmansk şehrinin ve Murmansk demiryolunun güvenliğinin güvence altına alınması dışında, barış anlaşmasına başka bir hedef koymadık.»
Milletler Cemiyeti'nin İngiliz ve Fransız orkestra şeflerinin; Finlandiya'nın yönetici çevrelerinin SSCB'ne karşı izledikleri tüm politika ile Hitler Almanya'sı lehine çalışmalarına rağmen, derhal Fin Hükümetinin safında yeralmalanna, SSCB'ni Milletler Cemiyeti aracılığıyla «saldırgan» olarak ilan ettirmelerine ve böylelikle Finli iktidar sahipleri tarafından Sovyetler Birliği'ne karşı başlatılan savaşı açıkça kabul ettiklerine ve desteklediklerine dikkat çekmek gerekir. Japon, Alman ve İtalyan saldırganların işini kolaylaştırma ve teşvik etme alçaklığını üzerine alan Milletler Cemiyeti, İngiliz-Fransız iktidar sahiplerinin emri üzerine itaatkâr bir şekilde, meydan okurcasına Sovyetler Birliği'nin Milletler Cemiyeti'nden «atıldığı», Sovyetler Birliği'ne karşı yönelen kararı onayladı.
Bununla da yetinmeyen İngiltere ve Fransa, Finli gericiler tarafından Sovyetler Birliği'ne karşı başlatılan savaşta Fin askeri kamarillasına olası her türlü yardımı gösterdi. İngiltere ve Fransa'nın yönetici çevreleri, Fin Hükümeti'ni savaş harekâtını sürdürmesi için kışkırtmaya ara vermediler.
İngiliz-Fransız iktidar sahipleri Finlandiya'ya sistemli olarak silah teslim ettiler ve enerjik bir şekilde 100 000 kişilik bir sefer ordusunu Finlandiya'ya göndermeye hazırlandılar.
Savaşın patlamasından bu yana gecen üç ay içinde, İngiltere, Chamberlain'in 19 Mart 1940'ta Avam Kamarası'nda açıkladığına göre, Finlandiya'ya 101 uçak, 200'ün üzerinde top, yüzbinlerce elbombası, uçak bombası ve tanksavar mayın verdi. Aynı dönemde Daladier, Fransa’nın Finlandiya'ya 175 uçak, 500 civarında top, 5000'den f azla makineli tüfek, l milyon bomba ve elbombası ve diğer çeşitli savaş malzemesi verdiğini Fransız parlamentosuna bildirdi.
İngiliz ve Fransız Htikümetleri'nin o zamanki planları, İngilizlerin 2 Mart 1940'ta İsveç'e verdikleri bir memoranduma bakarak tamamıyla değerlendirilebilir. Bu memorandumda şunlar söyleniyordu:
«Müttefik Hükümetler, Finlandiya'nın askeri durumunun umutsuz olduğunu görüyorlar. Bütün olasılıkların özenle gözden geçirilmesinden sonra, müttefik birliklerin gönderilmesinin, Finlandiya'ya etkin bir yardım yapmanın tek aracı olduğu sonucuna vardılar ve Finlandiya bunun için ricada bulunduğu anda bu birlikleri göndermeye hazırdırlar.»*
Chamberlain'in 19 Mart'ta İngiliz parlamentosuna açıkladığı gibi, o sıralar:
«Sefer için hazırlıklar en yüksek hızla sürdürüldü ve sefer ordusu Mart başında,... Mareşal Mannerheim'ın varışları için saptadığı zamandan iki ay önce... harekete hazırdı.»
Chamberlain, bu birliklerin 100 000 kişilik olduğunu sözlerine ekledi.
Aynı dönemde, Fransız Hükümeti de, Narvik üzerinden Finlandiya'ya gönderilmesi düşünülen 50 000 kişilik ilk sefer ordusunu hazırladı. İngiliz ve Fransız iktidar sahipleri, bu savaşçı eylemleri İngiltere ve Fransa'nın Hitler Almanya'sına karşı cephede hiçbir faaliyet göstermedikleri ve orada güya «komik savaşsın sürdürüldüğü bir anda gerçekleştiriyorlardı!
Ama Finlandiya'nın Sovyetler Birliği'ne karşı askeri olarak desteklenmesi İngiliz-Fransız emperyalistlerinin geniş kapsamlı planlarının yalnızca bir parçasıydı.
Yukarıda sözü edilen İsveç Dışişleri Bakanlığı'nın «Beyaz Kitap»ı, İsveç Dışişleri Bakanı Günther'in kaleminden çıkan bir belgeyi içermektedir. Bu belgede, «bu birlikler kontenjanının gönderilmesi, Sovyetler Birliği' ne saldırı tam planının bir parçasıdır» ve bu plan «15 Mart'ta Baku'ya karşı ve bundan önce de Finlandiya üzerinden eyleme geçirilecektir» denmektedir.**
Kerillis, «De Gaulle Dictateur» (Diktatör de Gaulle) adlı kitabında, bu plan üzerine şunları yazmaktadır:
«Esas batlarını bana M. Paul Reynaud'un* sakladığım kısa bir mektubunda izah ettiği bu plana göre Norveç ürerinden Finlandiya'ya indirilecek bir motorize sefer kolordusu, kısa zamanda, Rusya'nın bozguna uğramış sürülerini altüst etmeyi ve Leningrad üzerine yürümeyi becermiş olacaktı...»
Bu plan, Fransa'da de Gaulle ile, o şu sıralar Suriye' deki Fransız birliklerine kumanda eden ve «bazı güçlendirmelerle ve 200 uçakla Kafkasya'yı işgal edeceğini ve "bıçağın tereyağına girdiği' gibi Rusya'ya gireceğini» şişinerek açıklayan General Weygand tarafından hazırlandı.
Yine Fransız generali Gamelin tarafından hazırlanan ve içinde Bakü ve Batum'un bombalanmasına özel bir önem gösterilen; İngilizlerin ve Fransızların SSCB' ne karşı savaş harekât planı da bilinmektedir.
İngiliz-Fransız iktidar sahiplerinin SSCB'ne saldırı hazırlıkları tümüyle rayına oturmuştu. İngiltere ve Fransa genel kurmaylarında, hararetle böyle bir saldırının planlan hazırlanıyordu. Bu baylar, Hitler Alman-yasına karşı bir savaş yürütme yerine, Sovyetler Birliği'ne karşı bir savaş başlatmak istiyorlardı.
Ancak bu planlan gerçekleşmedi. Finlandiya, bu dönemde Sovyet birlikleri tarafından yenilgiye uğratılmış ve İngiltere ve Fransa'nın teslimiyeti önleme doğrultusundaki tüm çabalarına rağmen, teslimiyete zorlanmıştı.
12 Mart 1940'ta Sovyetler Birliği ile Finlandiya arasında barış anlaşması imzalandı.
Böylelikle, SSCB'nin Hitler saldırısına karşı ülke savunması davası kuzeyde, Leningrad civarında da iyileştirilmiş ve savunma hattı Leningrad'dan, Viborg da dahil olmak üzere, kuzeye doğru 150 kilometre ileriye alınmıştı. Ama bu henüz, Bal tık Denizi'nden Karadeniz'e kadar bir «Doğu Cephesi» oluşturulmasının artık tamamlandığı anlamına gelmiyordu. Baltık devletleriyle paktlar imzalanmıştı, ama orada savunmayı üstlenecek Sovyet birlikleri henüz bulunmuyordu. Moldavya ve Bukovina şeklen yeniden SSCB ile birleştirilmişti, ama orada da savunmayı üstlenecek Sovyet birlikleri henüz yoktu. 1940 Haziran'ının ortasında Sovyet birlikleri Estonya, Letonya ve Litvanya'ya girdiler. Aynı yılın 27 Haziran'ında Sovyet birlikleri, Romanya'nın Ekim Devriminden sonra Sovyet ülkesinden kopardığı Bukovina ve Moldavya'ya girdiler.
Bu şekilde, Hitler saldırısına karşı yönelik «Doğu Cephesi»nin oluşturulması Baltık Denizi'nden Karadeniz’e kadar tamamlandı.
SSCB'ne, yarattığı «Doğu Cephesi» dolayısıyla saldırgan diye küfretmeye devam eden İngiltere ve Fransa' yönetici çevreleri, «Doğu Cephesi»nin oluşturulmasının — Hitler zulmüne karşı ve demokrasinin zaferi uğruna— savaşın gelişmesinde tayin edici bir dönem noktası olduğunu unutmuş görünüyorlardı.
Onlar, sözkonusu olanın Finlandiya, Litvanya, Letonya ve Polonya'nın ulusal haklarının zedelenmesi ya da zedelenmemesi değil, tersine, Hitler faşistleri üzerinde zaferin örgütlenmesi yoluyla bu ülkelerin Hitler Almanya'sının hiçbir hakka sahip olmayan sömürgeleri haline dönüşmesini önlemek olduğunu kavramadılar.
Sözkonusu olanın, mümkün olan her yerde Alman kliklerinin ilerlemesine set çekme, güçlü savunma mevzileri kurma ve sonra da karşı saldırıya geçme, Hitler birliklerini dağıtma ve böylelikle bu ülkelere özgür bir gelişme sağlama olduğunu kavramadılar.
Hitler saldırısına karşı zafer için başka yolların olmadığını kavramadılar.
İngiliz Hükümeti, Mısırlıların protesto etmesine ve Mısır'daki bazı unsurların direniş göstermelerine rağmen, savaş sırasında birliklerini Mısır'a göndermekle doğru hareket etti mi? Kesinlikle doğru hareket etti! Bu; Hitler saldırısına Süveyş Kanalı yolunu kapamak, Mısır'ı Hitler'in darbelerinden korumak, Hitler üzerinde zaferi örgütlemek ve böylelikle Mısır'ın bir Hitler sömürgesi olmasını engellemek için son derece önemli bir araçtı. Yalnızca demokrasi düşmanları ve deliler, İngiliz Hükümeti'nin bu hareketlerinin bir saldırı olduğunu iddia edebilirler.
Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, Faslıların protesto etmesine ve iktidarı Fas'ı da kapsayan Fransa'daki Petain Hükümetinin doğrudan askeri direniş göstermesine rağmen, Kazablanka'ya birliklerini indirmekle doğru hareket etti mi? Kesinlikte doğru hareket etti! Bu; Alman saldırısına karşı, Avrupa'nın hemen yakınında bir direniş üssü oluşturmak, Hitler'in «Wehrmacht»na karşı zaferi örgütlemek ve böylece Fransa'yı Hitler faşistlerinin sömürge boyunduruğundan kurtarmanın önkoşullarını yaratmak için son derece önemli bir araçtı. Yalnızca demokrasi düşmanları ve deliler, Amerikan birliklerinin bu harekelerini bir saldırı olarak niteleyebilirler.
Ama aynı şey, 1940 yazma kadar Hitler saldırısına karşı «Doğu Cephesini örgütleyen ve birliklerini Leningrad, Moskova ve Kiev'in mümkün olduğunca uzağında batıya kaydıran Sovyet Hükümeti'nin eylemleri için de söylenmelidir. Bu; Alman birliklerinin Doğu'ya doğru hiçbir engelle karşılaşmaksızın ilerlemesinin yolunu kapamak, güçlü savunma mevzileri oluşturmak ve daha sonra da, müttefiklerle birlikte Hitler'in «Wehrmacht» mı yenilgiye uğratmak amacıyla karşı saldırıya geçmek ve böylelikle, aralarında Finlandiya, Estonya, Letonya, Lityanya ve Polonya'nın da bulunduğu Avrupa'nın barışsever ülkelerinin Hitler sömürgesi olmalarını önlemek için tek araçtı. Yalnızca demokrasi düşmanları ve deliler, Sovyet Hükümeti'nin bu eylemlerini saldırı olarak niteleyebilirler.
Ama buradan, Sovyet Hükümeti'nin politikasını saldırı olarak niteleyen ve Sovyetler Birliği'nin Milletler Cemiyeti'nden atılmasını sağlayan Chamberlain, Daladier ve onların çevresinin, demokrasi düşmanları ya da deliler gibi hareket ettiği sonucu çıkmaktadır.
Buradan ayrıca, Bevin ve Bidault efendilerle ortaklaşa iş gören ve Hitler'e karşı «Doğu Cephesi»nin oluşturulmasını saldırı olarak niteleyen şimdiki iftiracıların ve tarih çarpıtıcılarının da demokrasi düşmanları ya da deliler gibi davrandıkları sonucu çıkmaktadır.
Sovyetler Birliği, daha Alman saldırısından önce SSCB'nin eski sınırlarının oldukça batısında bir «Doğu Cephesi» oluşturmasaydı ve bu cephe Viborg-Kaunas-Bialistok-Brest-Litovsk-Lvov hattı üzerinde değil de, Leningrad-Moskova-Minsk-Kiev eski sınır hattı boyunca ilerleseydi, ne olurdu?
Bu; Hitler ordusuna, yüzlerce kilometre derinliğinde bölge kazanması ve Alman cephesini Leningrad, Moskova, Minsk ve Kiev'in 200 ile 300 kilometre yakınına kadar çökmesi olanağını verirdi; Almanların SSCB'nin içlerine doğru ilerlemesini hızlandırır, Kiev ve Ukrayna'nın daha hızlı bir şekilde düşmesini sağlar, Moskova'nın Almanlar tarafından işgal edilmesi sonucunu verir ve Leningrad'ın Almanların ve Finlilerin birleşik güçleri tarafından işgaline yol açar ve SSCB'ni uzun ve çetin bir savunmaya geçmeye zorlardı ki, Almanlar böylelikle İngiliz adalarına bir indirme ve Mısır bölgesindeki Alman-İtalyan cephesinin güçlendirilmesi için 50 tümeni Doğu'dan tasarruf etme olanağına sahip olurlardı. O zaman da büyük ihtimal ki, İngiliz Hükümeti Kanada'ya tahliye edilmek zorunda kalır ve Mısır ve Süveyş Kanalı Hitler'in egemenliği altına girerdi.
Ama hepsi bu değil. SSCB, Mançurya sınırındaki birliklerinin önemli bir bölüntünü, savunmasını güçlendirmek için «Doğu Cephesi» sınırına aktarmak zorunda kalırdı ve bu da Japonlara, Mançurya'da 30 civarında tümen tasarruf etme ve bunları Çin'e karşı, Filipinler'e karşı, bir bütün olarak Güneydoğu Asya'ya karşı ve nihayet Uzakdoğu'daki Amerikan askeri kuvvetlerine karşı kullanma olanağı sağlardı.
Bütün bunlar, savaşın en azından iki yıl daha uzun Sürmesine ve İkinci Dünya Savaşı'nın 1945'te değil de, 1947'de ya da daha sonra bitmesine yol açardı. «Doğu Cephesi» sorununda durum buydu.
Bu arada olaylar Batı'da akışını sürdürdü. Nisan 1940'ta Almanlar Danimarka ve Norveç'i işgal ettiler. Mayıs ortasında Alman birlikleri Hollanda, Belçika ve Lüksemburg'a girdiler. 21 Mayısta Almanlar Manş Denizine kadar dayandılar ve Flandra'da müttefik birliklerini kuşattılar. Mayıs sonunda İngiliz birlikleri Dunkirk'ü boşaltıp Fransa'yı terkettiler ve İngiltere'ye doğru yola çıktılar. Haziran ortasında Paris düştü. 22 Haziran'da Fransa, Almanya önünde teslim oldu,
Hitler böylelikle, Fransa ve İngiltere ile ortaklaşa verilen tüm ve her türlü saldırmazlık deklarasyonunu yırtıp rüzgarlara savurdu.
Bu; yatıştırma politikasının, kollektif güvenliğe sırt çevirme politikasının, SSCB'nin tecrit edilmesi politikasının tümden iflasıydı.
İngiltere ve Fransa'nın, SSCB'ni tecrit etmekle barışsever ülkelerin birleşik cephesini parçaladıkları, zayıf düştükleri ve şimdi bizzat kendilerinin tecrit olduğu açığa çıkmıştır.
l Mart 1941'de Almanlar Bulgaristan'ı işgal ettiler.
5 Nisan'da SSCB, Yugoslavya ile bir saldırmazlık anlaşması imzaladı. Aynı yılın 22 Haziran'ın Almanya, SSCB'ne saldırdı. İtalya, Romanya, Macaristan ve Finlandiya, Almanya'nın safında Sovyetler Birliği'ne karşı savaşa girdiler.
Sovyetler Birliği, Hitler Almanya'sına karşı Özgürlük savaşma başladı.
Avrupa ve Amerika'nın çeşitli çevreleri, bu olaya karşı farklı tavırlar gözlemlediler.
Hitler tarafından boyunduruk altına alınan halklar, Hitler'in iki cephe arasında, Batı Cephesi ile «Doğu Cephesi» arasında boynunun altında kalacağını gördüklerinden, rahat bir nefes aldılar.
Fransa'nın yönetici çevreleri, başkalarının zararından sevinç duyan bir tutum aldılar ve «Rusya'nın en kısa zamanda yenilgiye uğratılacağından» kuşku duymadılar.
ABD Senatosu'nun önde gelen üyelerinden biri, şimdiki ABD Başkanı Bay Trumann, Almanya'nın SSCB'ne saldırmasının ertesi günü şunları açıkladı:
«Almanya'nın kazandığını gördüğümüzde, Sovyetler Birliği'ne; Sovyetler Birliği'nin kazandığını gördüğümüzde Almanya'ya yardım etmeliyiz ki, bu şekilde birbirlerini mümkün olduğunca çok kırsınlar.»*
Buna benzer bir açıklamayı, 1941'de Büyük Britanya'da, Büyük Britanya açısından Doğu Cephesi'ndeki savaşın en iyi sonucunun, Almanya ile SSCB'nin karşılıklı tükenişi olacağı, böylece İngiltere'nin egemen konumu alması olanağının sağlanacağı şeklinde bir açıklama yapan o zamanki Uçak Sanayii Bakanı Moore Brabazon yaptı.
Hiç kuşkusuz, bu açıklamalar, ABD ve Büyük Britanya'nın gerici çevrelerinin tavrı açısından karakteristikti. .
Ama, İngiltere ve Amerika halklarının ezici çoğunluğu SSCB'nden yanaydı ve Hitler Almanya'sına karşı mücadelenin başarısı için Sovyetler Birliği île ortak çalışma talep ediyordu.
Bu anlayışın ifadesi olarak, İngiltere Başbakanı Bay Churchill'in 22 Haziran 1941 tarihli şu açıklaması görülmelidir:
«Rusya için tehlike, bizim ve Birleşik Devletler için de bir tehlikedir; nasıl ki, evi ve ocağı için çarpışan her Rus'un davası, yerkürenin her parçasındaki özgür insanların ve özgür halkların davasıysa.»
SSCB'ne karşı aynı tavrı, ABD'deki Roosevelt Hükümeti de takındı.
Böylelikle Hitler Almanya'sına karşı İngiliz-Sovyet-Amerikan koalisyonunun temel taşı atılmış oldu.
Anti-Hitler Koalisyonu, Hitler rejimini parçalamayı ve Hitler Almanyası tarafından boyunduruk altına alınan halkları kurtarmayı önüne hedef olarak koydu. Tek tek müttefik devletlerin ideolojilerinin ve iktisadı sistemlerinin farklılığına rağmen, İngiliz-Sovyet-Amerikan koalisyonu, güçlerini Hitler faşizmine karşı kurtuluş mücadelesinde birleştiren güçlü bir halklar ittifakı haline geldi.
Elbette o dönemde, savaş sırasında da, müttefikler arasında bazı sorunlarda görüş ayrılıkları vardı, örneğin ikinci cephenin açılması, müttefiklerin yükümlülükleri, birbirlerine karşı ahlaki yükümlülükleri sorunu gibi önemli sorunlarda görüş ayrılıklarının hangi öneme sahip olduğu biliniyordu. Tarih çarpıtıcıları ve her türden iftiracılar, gün gibi açık olgulara rağmen SSCB'nin Hitler saldırısına karşı mücadelede sadık ye dürüst bir müttefik olmadığını ve olamadığını «kanıtlamak» için bu görüş ayrılıklarına sarılıyorlar. Ama Hitler Almanya'sına karşı ortaklaşa mücadele ve SSCB'nin bu mücadeledeki tavrı böyle bir suçlama için hiçbir kanıt sunmadığından, geçmişe —savaş öncesi döneme— yöneliyorlar ve Sovyetler Birliği temsilcilerinin Hitler'le 1940'taki Berlin «görüşmelerinde» haysiyetsizce davrandığını ve müttefikler gibi davranmadığını iddia ediyorlar.
Berlin «görüşmeleri» sırasında melun «Avrupa'nın paylaşılması planlarının», «Sovyetler Birliği'nin güneyinden Hint Okyanusuna doğru» Sovyetler Birliğinin toprak taleplerinin, Türkiye, İran ve Bulgaristan'a yönelik «planların» ve diğer «sorunların» konuşulduğuna ve kararlaştırıldığına dair yemin ediyorlar. İftiracılar bu amaçla Alman büyükelçilerinin raporlarını, olası bütün notlan ve herhangi bir «protokol» ve benzeri «belge»nin Almanlar tarafından yapılmış taslağını kullanıyorlar.
Ama gerçekte Berlin'de ne oldu? 1940'taki sözümona «Berlin görüşmeleri»nin gerçekte V. M. Mölotov'un, Ribbentrop'un Moskova'ya iki ziyaretine cevap veren bir ziyaret olduğu söylenmelidir. Görüşmeler esas olarak Sovyetler Birliği ile Almanya arasındaki ilişkiler üzerine idi. Hitler bunları Almanya ile Sovyetler Birliği arasında geniş bir anlaşmanın temeli yapmaya çalıştı. Sovyetler Birliği ise tam tersine bunları, Almanlarla herhangi bir anlaşma imzalama niyeti olmaksızın, Almanya'nın tavrını yoklamak, ağzını aramak için kullandı. Bu görüşmeler sırasında Hitler, Batı İran'ı ve İngilizlerin İran petrol yataklarını alarak, Sovyetler Birliği'nin kendisine İran körfezine doğru bir çıkış yolu sağlaması gerektiğini söyledi. Ayrıca, İran'ın çıkarlarını tümüyle görmezden gelerek ve buna karşın Türkiye'nin çıkarlarını ise, belli ki onu şimdiki ya da her halükârda gelecekteki müttefiki olarak gördüğünden, arasıra savunarak, Montrö Boğazlar Antlaşması'nın da düzeltilmesi dahil olmak üzere; Türkiye'ye karşı olan taleplerini düzenlemede Sovyetler Birliği’ne Almanya'nın yardımcı olabileceğini belirtti. Balkan ülkeleri ve Türkiye'yi ise Hitler, Almanya ve İtalya'nın nüfuz alanları olarak gördü.
Sovyet Hükümeti bu konuşmalardan şu sonuçları çıkardı: Almanya, İran ile ilişkilere önem vermemektedir; Almanya'nın İngiltere ile bağı yok ve böyle bir bağ kurmaya da niyeti yok — bunun sonucu olarak Sovyetler Birliği, Hitler Almanya'sına karşı İngiltere'de güvenilir bir müttefik bulabilir – Balkan devletleri ya halihazırda satın alınmış ve Almanya'nın uydularına dönüştürülmüştür (Bulgaristan, Romanya, Macaristan), ya Çekoslovakya gibi boyunduruk altına alınmış, ya da Yunanistan gibi boyunduruk altına girmesine ramak kalmıştır; Yugoslavya, Anti-Hitler kampın gelecekteki müttefiki olarak hesaba katılabilecek tek Balkan ülkesidir; Türkiye ya şimdiden sıkı bağlarla Hitler Almanya'sına bağlıdır, ya da böyle bir bağ kurma niyeti kesinlikle vardır.
Bu istifadeli sonuçlardan sonra Sovyet Hükümeti, Ribbentrop'un sorunu tekrar tekrar hatırlatmasına rağmen, sözkonusu sorunlar üzerine bir daha hiçbir konuşma yürütmedi.
Görüldüğü gibi, Sovyet Hükümeti, bu adımlar herhangi bir anlaşmaya götürmeksizin ya da götürmeksizin, Hitler Hükümeti'nin tavrını yokladı, ağzını aradı.
Barışsever devletlerin, düşmanlardan birinin tavrını ve bu şekilde yoklaması doğru mudur? Bu kesinlikle doğrudur. Ve bu hatta yalnızca doğru değil, aynı zamanda bazen dolaysız bir politik zorunluluktur. Yalnız, yoklamanın müttefiklerin bilgisi ve onayı ile yapılması, yoklamanın sonuçlarının müttefiklere bildirilmesi zorunludur. Ancak, Sovyetler Birliği'nin o dönemde müttefiki yoktu, tecrit edilmişti ve bundan dolayı, ne yazık ki, yoklama sonuçlarını müttefiklere bildirecek durumda değildi.
İngiltere ve ABD temsilcileri tarafından, benzeri —ama şaibeli— bir şekilde, Hitler Almanya'sının tavrının, savaşın artık başlamış olduğu, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve SSCB'den oluşan Anti-Hitler koalisyonu'nun artık kurulmuş olduğu bir sırada yoklandığı belirtilmektedir. Bu, Sovyet birliklerinin Almanya'da ele geçirdiği belgelerden ortaya çıkmaktadır.
Bu belgelerden; 1941 güzünde ve 1942 ve 1943 yıllarında da Lizbon ve İsviçre'de SSCB'nden gizli olarak İngiltere ve Almanya temsilcileri arasında ve daha sonra da ABD ve Almanya temsilcileri arasında, Almanya ite bir barış anlaşması imzalanması sorunu üzerine görüşmelerin yürütüldüğü görülebilir.
Bu belgelerin birinde, —Alman Dışişleri Bakanlığı'nda müsteşar olan Ernst Weizsacker'in raporuna bir ekte—, Lizbon'da 1941 Eylül'ünde sürdürülen böylesi görüşmelerin seyri ortaya konmaktadır. Bu belgeden; Almanya'nın Cenevre Başkonsolosu W. Krausel'in Weizsacker'e gönderdiği bir yazıdan ortaya çıktığı gibi; 13 Eylül'de, İngiltere'nin temsilcisi olarak İngiliz ordusu subaylarından, daha sonra İngiliz parlamentosunun üyesi ve Lord Beaverbrookun oğlu Max Aitken'in, Alman Dışişleri Balkanlığı'nın temsilcisi olarak görev yapan Macar Gustov von Köver ile buluştuğu görülmektedir.
Bu görüşmelerde Aitken, açıktan açığa şu soruyu yöneltmiştir:
«Önümüzdeki kışı ve ilkbaharı, kulisler ardında bir barışın olanaklarını tartışmak için kullanmak mümkün değil midir?»
Diğer belgeler, Şubat 1943'te İsviçre'de ABD ve Almanya Hükümetlerinin temsilcileri arasındaki görüşmelerden sözetmektedir. ABD adına bu görüşmeleri, «Bull» takma adıyla ortaya çıkan ve «Beyaz Saray'ın doğrudan emirlerine ve yetkilerine» sahip olan ABD Hükümeti'nin özel temsilcisi Ailen Dulles (John Poster Dulles'in kardeşi) sürdürdü. Alman tarafından muhatabı, Hitler Almanya'sının yönetici çevrelerine yakın olan ve «Pauls» sahte adıyla Hitler'in temsilcisi olarak faaliyet gösteren Prens M, Hohenlohe idi. Bu görüşmelerin kaydedildiği belge, Hitler faşistlerinin Güvenlik Servisine (SD— Sicherheitsdienst) aitti.
Bu belgelerden görüldüğü gibi, bu görüşmelerde Avusturya, Çekoslovakya; Polonya, Romanya, Macaristan'ı ve daha da önemlisi Almanya ile bir barış anlaşmasının imzalanması sorununu ilgilendiren önemli sorunlara değinildi.
A. Dulles (Bull), bu konuşmalarda sunu açıkladı:
«Almanya gibi uluslar, sıkıntı ve haksızlıklarla, umutsuz deneylere ve kahramanlıklara yeniden asla itilmemelidirler. Alman devleti bir düzen ve inşa faktörü olarak varolmaya devam etmelidir, onun bölünmesi ya da Avusturya'nın ayrılması söz-konusu olamaz.»
Polonya'ya ilişkin olarak Dulles (Bull), «Polonya'nın doğuya doğru büyütülmesi, Romanya'nın elde tutulması ve güçlü bir Macaristan sayesinde Bolşevizme ye Pan-Slavizme karşı sıhhi bir sürgü çekilmesinin onaylanması gerektiğini» açıkladı.*
Bu görüşme notlarında ayrıca şunlar kaydedilmektedir:
«(Bull), bir devletsel ve sınai Avrupa büyük alan düzenlemesine az çok değindi ve kendisine yaslanmış bir Tana Konfederasyonu ile birlikte bir federal Büyük Almanya'da (ABD benzeri), Orta ve Doğu Avrupa'da düzen ve inşa için en iyi güvenceyi görüyor.**
Dulles (Bull) ayrıca, Alman sanayiinin Avrupa'da önder rolü oynama talebini bütünüyle kabul ettiğini açıkladı.
İngilizlerin ve Amerikalıların bu yoklamaları müttefiklerinin, Sovyetler Birliği'nin bilgisi ve onayı olmadan yaptıklarına; ve Sovyet Hükümeti'nîn bu yoklamaların sonuçlan üzerine sonradan da olsa bilgilendirilmediğine dikkat çekmeden geçmek mümkün değildir.
Bu; ABD "ve İngiliz Hükümetleri'nin bu durumda, Hitler ile özel bir barış doğrultusunda görüşmeler sürdürdüğü anlamına gelebilirdi. İngiltere ve ABD Hükümetlerinin böylesi bir tavrının, müttefiklerin yükümlülüklerinin ve taahhütlerinin gerektirdiği en temel talepleri ihlal etmekten başka bir şey olarak görülmeyeceği açıktır.
Buradan çıkan sonuç, SSCB'ni «dürüst olmamak»la suçlayan tarih çarpıtıcılarının, kendi suçlarını bir başkasının üzerine atmaya çalıştıklarıdır.
Tarih çarpıtıcılarının ve diğer iftiracıların bu belgeleri tanıdıklarına ilişkin kuşku olamaz. Şimdi bu belgeleri kamuoyundan gizliyor ve SSCB'ne karşı sürdürdükleri, iftira kampanyasında bunları suskunlukla geçiştiriyorlarsa, bunun nedeni, tarihsel doğrulardan vebadan korkar gibi korkmalarıdır.
İkinci cephenin açılmasına ilişkin görüş ayrılıklarına gelince; burada müttefiklerin karşılıklı ilişkilerden doğan yükümlülükleri nasıl kavradıkları kendisini göstermektedir. Sovyet halkı, sıkıntıya düştüğünde bir müttefike elindeki bütün araçlarla yardıma koşulması gerektiği,, müttefike geçici yol arkadaşı olarak değil dost olarak davranılması gerektiği, başarılan ve güçlenmesi karşısında sevinç duyulması gerektiği görüşündedir. İngilizlerin ve Amerikalıların temsilcileri bu görüşü paylaşmıyorlar; tersine, böylesi bir ahlakı safdillik olarak değerlendiriyorlar. Onlar, güçlü bir müttefikin tehlikeli olduğundan, müttefikin güçlenmesinin kendi çıkarlarına yaramadığından, güçlü bir müttefiktense zayıf bir müttefikle iş yapılması gerektiğinden ve buna rağmen güçleniyorsa, zayıflatılması için önlemler alınması gerektiğinden hareket ediyorlar.
İngilizlerin ve Amerikalıların, Haziran 1942 tarihli İngiliz-Sovyet beyannamesi ve Sovyet-Amerikan beyannamesi ile, daha 1942 yılında Avrupa'da ikinci cepheyi açmakla kendilerini yükümlü kıldıklarını herkes biliyor. Bu; savaşın ilk döneminde Alman faşizminin püskürtülmesinin tüm yükünü taşıyan Sovyetler Birliği'nin askeri birliklerine kolaylık sağlamak amacıyla yapılmış ve zamanında yerine getirilmesi gereken; verilmiş resmi bir sözdü, evet eğer istenirse, bir yemindi. Yine Sovyet Hükümeti'nin, Sovyetler Birliği'nin ikinci cephenin geciktirilmesine razı olmadığını defalarca açıklamasına rağmen, bu sözün ne 1942'de, ne de 1943'te yerine getirilmediği de bilinmektedir.
İkinci cephenin geciktirilmesi siyaseti, kesinlikle bir rastlantı değildi. Bu politika, Almanya ile savaşta Alman faşizmine karşı mücadelenin kurtuluş görevleri ile bağdaştırılamayacak gayeler izleyen İngiltere ve ABD’nin gerici çevrelerinin çabaları ile beslendi. Alman faşizminin tümden parçalanması onların planlarına dahil değildi. Onlar, kendi dar görüşlü, bencil çıkarlarından hareket ederek, Almanya'nın gücünü çökertmeye, öncelikle de Almanya'nın tehlikeli rakiplerden biri olarak dünya pazarlarından dıştalanmasına ilgi duyuyorlardı. Buna karşılık, kapsamlı demokratik dönüşümler niyetleri arasında olmadığı gibi, aynı şekilde, Almanya'nın ve diğer ülkelerin, emperyalist saldırının ve faşizmin sürekli taşıyıcıları olan gerici güçlerin egemenliğinden kurtarılması da niyetlerine dahil değildi.
Aynı dönemde, SSCB'nin zayıflayacağına dair spekülasyon yürüttüler, SSCB'nin tümüyle tükeneceğini, yıpratıcı savaşla uzun bir süre için büyük ve kuvvetli bir güç olarak Önemini kaybedeceğini ve savaştan sonra ABD ve Büyük Britanya'ya bağımlı hale geleceğini umdular.
Sovyetler Birliği'nin, bir müttefike karşı böyle bir tavrı normal göremeyeceğini insan kavrar.
SSCB tarafından müttefikleriyle ilişkide izlenen politika, bu politikanın tam tersidir. Bu politika, üstlenilen yükümlülüklerin değişmeksizin bencil olmayan, tutarlı ve dürüst bir şekilde yerine getirilmesi ve müttefiklerine sürekli olarak dostça yardım etmeye hazır olmayla sivrilir, Sovyetler Birliği, geçen savaşta, diğer ülkelere, silah arkadaşlarına karşı, ortak düşmana karşı mücadelede böylesine bir gerçek müttefik tavrı gösterdi.
İşte bir kanıt.
Bilindiği gibi, Hitler birlikleri 1944 Aralık'ının sonunda, Batı Cephesinde, Ardenler civarında bir saldırıya giriştiler, cepheyi yardılar ve İngiliz Amerikan birliklerini zor bir duruma soktular. Müttefiklerin iddiasına göre, Almanlar Liege'e karşı bir darbeyle birinci Amerikan ordusunu parçalamak, Anvers'e kadar ilerlemek, Dokuzuncu Amerikan» ikinci İngiliz ve Birinci Kanada ordularının ricat yollarını kesmek ve İngiltere'nin savaştan çekilmesini sağlamak amacıyla, müttefiklere yeni bir Dunkirk hazırlamak istiyorlardı.
Bu bağıntıda W. Churchill, 6 Ocak 1945te J. V. Stalin'e aşağıdaki yazıyı gönderdi:
«Batıdaki muharebe çok ağır ve Başkomutanlıktan her an geniş kapsamlı kararlar talep edilebilinir inisiyatifin geçici olarak yitirilmesinden sonra geniş bir cepheyi savunmanın ne kadar endişe verici bir durum olduğunu kendi deneyiminizden biliyorsunuz. Doğal olarak, Eisenhower'in ve bizim en önemli kararlarımızı etkileyeceğinden dolayı, sizin ne yapacağınızı genel hatlarıyla öğrenmek General Eisenhower için oldukça istenilen ve gerekli bir şeydir. Bize gelen bir habere göre, bizim delegemiz, Hava Kuvvetleri Mareşali Tadder, dün akşam hava koşullan nedeniyle Kahire'de kaldı. Gezisi çok gecikti, bu sizin suçunuz değil. Eğer halen size ulaşmadıysa, bu durumda, Ocak'ta Vistül cephesi boyunca ya da başka bir mevzide büyük bir Rus saldırısını hesaba katıp katamayacağımızı, ve yine belki de sizin vermek istediğiniz diğer saikleri bana bildirebilirseniz, size müteşekkir kalırım. Bu son derece gizli bilgiyi, sıkı gizliliğe bağlı kalmak koşuluyla, yalnızca Feldmareşal Brooke ve General Eisenhower dışında hiç kimseye bildirmeyeceğim. Meseleyi acil görüyonün.»
7 Ocak 1945te J. V. Stalin, W. Churchill'e aşağıdaki yanıtı iletti:
«7 Ocak akşamı, 6 Ocak 1945 tarihli yazınızı aldım.
Ne yazık ki Hava Kuvvetleri Mareşali Bay Tadder henüz Moskova'ya ulaşmadı.
Almanlara karşı top ve hava kuvvetleri üstünlüğümüzü kullanmak çok önemlidir. Ancak bunun için, hava kuvvetleri için açık bir hava, ve topçuların ateş menzilini bozan sisin olmaması gerekir. Bir saldırı hazırlıyoruz, Ancak şu anki hava koşullan saldırımız için uygun değildir. Ancak, Batı Cephesi'ndeki müttefiklerimizin durumu dolayısıyla, Başkomutanlık Genel Karargâhı, hazırlıktan hızlandırılmış bir tempoyla bitirme ve en geç Ocak'ın ikinci yarısı içinde, hava koşullarına bakılmaksızın tüm merkezi cephe boyunca Almanlara karşı büyük çaplı saldırı harekâtlarına başlama karan aldı. Müttefiklerimizin kahraman birliklerine yardım etmek için, yapılabilecek her şeyi yapacağımızdan kuşku duymanıza gerek yoktur.» J. V. Stalin'e gönderdiği 9 Ocak tarihli yanıtta W. Churchill, şunları yazdı:
«Milessir (thrilling) yazınız için size çok müteşekkirim. Durumu yalnızca, General Eisenhower'in kişisel bilgisine sundum. Soylu başlangıcınıza, tam başarı eşlik etsin!»
Batıdaki müttefik birliklerini desteklemeyi hızlandırma isteğiyle, Sovyet Birlikleri Başkomutanlığı, Sovyet-Alman Cephesi'nde Almanlara saldırı açmanın tarihini 20 Ocaktan 12 Ocak'a alma karan aldı. 12 Ocakta Baltık Denizi'nden Karpatlar'a uzanan geniş cephe boyunca Sovyet birliklerinin saldırısı başladı. 150 Sovyet tümeni, muazzam miktarda top ve uçak harekete geçirildi, Alman Cephesi yarılıp, Alman birlikleri yüzlerce kilometre geriye atıldı.
12 Ocakta, yeni bir hücuma geçmeleri düşünülen beşinci ve altıncı zırhlı orduları da dahil olmak üzere, Alman birlikleri Batı Cephesi'ndeki saldırıyı durdurdular; 5-6 gün içerisinde [bu zırhlı ordular —ÇN] cepheden alındılar ve Doğu'ya, saldıran Sovyet birliklerine karşı salındılar. Alman birliklerinin Batı'daki saldırısı başarısızlığa uğratıldı.
17 Ocak 1945te W. Churehill, J. Y. Stalin'e şunları yazdı:
«Yazınız için size çok müteşekkirim ve Hava Mareşali Tadder'in sizin üzerinizde olumlu bir et ki yapmasından ötürü son derece sevinçliyim. Majestelerinin Hükümeti adına ve yüreğimin derinliklerinden, Doğu Cephesi'nde başladığınız dev saldırı dolayısıyla size teşekkürlerimizi ve tebriklerimizi iletmek istiyorum.
General Eüsenhower'in hangi planlan izlediğini ve bunların gerçekleşmesinin Rundstedt'in taciz saldırısı dolayısıyla hangi ölçüde durdurulduğunu kuşkusuz biliyorsunuz. Tüm cephemiz boyunca mücadelelerimizin aralıksız devam edeceğine eminim. Feldmareşal Montgemery'nin kumandası altındaki İngiliz 21. Ordu grubu bugün Roermond’un güneyindeki bölgede saldırıya girişti.»
J. V. Stalin'in, Sovyet birliklerine yönelik Şubat 1945 tarihli emrinde, Sovyet birliklerinin bu saldırısı üzerine şöyle denmektedir:
«Kızıl Ordu, bu yılın Ocak ayında Baltık Denizi'nden Karpatlar'a kadar tüm cephe boyunca, düşmana eşi görülmemiş ağırlıkta bir darbe indirdi. 1200 kilometrelik cephe boyunca, Almanların yıllar boyu inşa etmek için uğraştıkları güçlü savunma mevzilerini yardı. Kızıl Ordu, saldırısı sırasında düşmanı hızlı ve ustaca harekatlarla batı yönünde epeyce geri attı.
Kış saldırımızın basanları, öncelikle, Belçika ve Alsas'ı işgal etmeyi amaçlayan Alman kış saldırısının başarısızlığa uğramasına ve Almanlara karşı saldırıya geçmeleri ve böylelikle Batı'daki saldırı harekâtlarını Kızıl Ordu'nun Doğu'daki saldırı harekâtları ile birleştirmeleri için müttefiklerimizin ordularına olanak sağlamaya yol açtı.» J. V. Stalin, böyle davrandı.
Ve gerçek müttefikler, ortak mücadelede böyle davranır.
Olgular bunlardır.
Elbette ki, tarih çarpıtıcılarına ve iftiracılara, tam da olgulara saygıları olmadığı için sahtekâr ve iftiracı denir. Onlar dedikodu ve iftira ile uğraşmayı tercih ediyorlar. Ancak, bu bayların, dedikodu ve iftiraların geçici, ama olguların kalıcı olduğu şeklindeki genel bilinen doğruyu eninde sonunda kabul etmek zorunda kalacaklarından kuşku duymak için bir sebep yoktur.
Sovyetler Birliği Enformasyon Bürosu «NeueWelt», No. 3, Şubat 1948, Berlin.
* «Bizonien» : Nazi Almanya'sının teslim olmasından sonra Sovyetler Birliği'nin işgali altındaki Alman toprakları bir «zon»u oluşturuyordu; diğer müttefiklerin işgali altındaki Alman toprakları ise diğer «zon»u — ÇN.
*Alıntı: Corwin D. Edwards, Economic and Political Aspects of International Cartels (Uluslararası Kartellerin Ekonomik ve Politik Yönleri), Government Printing Office, Washington 1944.
* Richard Sasuly, I. G. Farben, Boni & Gaer, New York 1947, s. 80.
* Stock Exchange Year Book, London 1925; Who's Who in America; Who's Who in American Finance, Banking and "Insurance; Moody's Manual of Railroads and Corporation Securities; Poor’s Manual, 1924-1939.
* «Befriedungspolitik» = «Appeasement Policy»: II. Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Batılı büyük güçler tarafından Nazi-Hitler Almanyası karşısında uygulanan; saldırgan devletin talepleri karşısında ona taviz vererek onu yatıştırma siyasetini anlatan tarihsel olarak oluşmuş somut bir kavram. Bu yazı içerisinde geçtiği yerlerde de böyle anlaşılmalıdır. —ÇN.
* V. M. Molotov, 1935 ve 1936 Yıllarındaki Makaleleri ve Konuşmaları, s. 176, Rusça. ** Aynı eser, s.177. * J. Stalin, SBKP(B) MK'nin Faaliyeti Üzerine XVIII. Parti Kongresine Rapor, Moskova 1939, s. 12; aynı zamanda bkz. «Sosyalizmin ülkesi. Bugün ve Yarın», SBKP(B) XVIII. Parti Kongresindeki Raporlar ve Konuşmalar, 10-21 Mart 1939, Moskova 1939, s. 20.
* J. V. Stalin, SBKP(B) MK'nin Faaliyeti Üzerine XVIII. Parti Kongresine Rapor, Moskova 1939, s. 12; aynı zamanda: «Sosyalizmin Ülkesi. Bugün ve Yarın», Moskova 1939, s. 20. ** Aynı eser, s.15; s. 22. * A. Hitler, Kavgam, Münih 1936, s. 742. * «Başbuğ ve imparatorluk Başbakanının Lord Halifax ile 19 Kasım 1937'de Obersalzberg'de imparatorluk Dışişleri Bakanının huzurunda yaptığı konuşmanın kayıtları», Alman Dışişleri Bakanlığının arşivinden. ** Büyük Britanya, Fransa, Almanya ve İtalya kastedilmektedir. *** Daha önce alıntı yapılan «kayıt»a bakınız. * Aynı yerde. ** Aynı yerde * 23 Şubat 1938 tarihli «Times», s. 9. ** «Başbuğ ve imparatorluk Başbakanı ile İngiliz Büyükelçisi arasında imparatorluk Dışişleri Bakanı Ribbentrop’un huzurunda 3 Mart 1938'de Berlin'de yapılan görüşmenin kayıtları», Alman Dışişleri Bakanlığının arşivinden. *** Aynı yerde. * Aynı yerde. ** 13 Mart 1938 tarihli «İzvestiya». * Foreign Office'in 24 Mart 1938 tarihli notası. ** «Politik Rapor, Londra, 10 Temmuz 1938, aynı yılın 10 Haziran tarihli A No. 2589 sayılı rapora ek», Alman Dışişleri Bakanlığı arşivinden. *** Aynı yerde. * Correspondence respecting Czechoslovakia (Çekoslovakya’ya ilişkin yazışmalar). Eylül 1938, Londra 1938, cmd 5847, s. 8/9. * J. Stalin, SBKP(B) MK'nin Faaliyeti Üzerine XVIII. Parti Kongresine Rapor, Moskova 1939, s. 14; aynı zamanda: «Sosyalizmin Ülkesi. Bugün ve Yarın», Moskova 1939, s. 22. * Aynı yerde, s. 12/13; ya da s. 20. ** Michael Sayers and Albert E. Kafan, The Great Conspiracy. The Secret War Against Soviet Russia (Büyük Komplo. Sovyet Rusya'ya Karşı Gizli Savaş), Boston 1946, s. 366. * «Izvestiya», 20 Mart 1939. ** 30 Eylül 1938 tarihli DNB [Alman Resmi Gazetesi —ÇN], İngiliz-Alman Deklarasyonu, Münih, 30 Eylül 1938, Dış politika ve Ülkeler Arşivi, Nisan 1938-Mart 1939, s. 483, Dış Politika Yıllığı, 1939, s. 247/48. * Von Dirksen, Londra'da Mayıs 1938-Ağustos 1939 arasındaki görev döneminde Almanya ile İngiltere arasındaki politik ilişkilerin gelişmesi üzerine notlar.
* Bkz. V. M. Molotov'un SSCB Yüce Sovyetinin 3. günkü oturumuna sunduğu rapor, 31 Mayıs 1939. * Alıntı : Michael Sayers and Albert E. Kahn, The Great Gonspiracy. The Secret War Against Soviet Russia, Boston 1946, s. 329.
* «Speeches on Foreign Policy by Viscount Halifax», Oxford University Press, London 1940, s. 296. * İngiltere'deki Alman Büyükelçisi Dirksen'in 21 Temmuz 1939 tarihli kaydı. Alman Dışişleri Bakanlığı arşivinden.
*Britanya elçisinin 2 Mart 1940 tarihli notası. Svenska Utrikes Departmentets Vita Bok (İsveç Dışişleri Bakanlığının Beyaz Kitabı), Stockholm 1947, s. 120.
** «Günther’in 2 Mart 1940 tarihli Ek Notları», a.g.e., s. 119 * O dönemde Fransız Hükümet Üyesi. * 24 Haziran 1941 tarihli «New York Times». * «Pauls - Mr. Bull Görüşmesi», Alman arşiv belgelerinden. ** Aynı yerde. kaynak:
"Tarih Çarpıtıcıları", SSCB Enf. Bürosu-STALİN, |
||