TARİH ÇARPITICILARI

 

(Bir Tarihsel Düzeltme)

 

SSCB Enformasyon Bürosu

 

(1948)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Giriş

 

1. bölüm Alman Saldırısının Hazırlanması Nasıl Başladı

 

2. bölüm Alman Saldırısına Karşı Mücadele Yerine Sovyetler'in Tecrit Edilmesi

 

3. bölüm Sovyetler Birliği'nin Tecrit Edilmesi Sovyet-Alman Saldırmazlık Antlaşması

 

4.bölüm «Doğu Cephesi»nin Oluşturulması, Almanya'nın SSCB’ne Saldırısı. Anti-Hitler Koalisyonu Ve Müttefikler Arası Yükümlülükler Sorunu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GİRİŞ

 

ABD Dışişleri Bakanlığı, İngiliz ve Fransız Dışişle­ri Bakanlıklarının da katılımı ile, Ocak sonunda, rapor­lardan ve Hitler’in diplomatik memurlarının güncele­rinden oluşan bir derleme yayınladı ve buna «Nazi-Soviet Relations 1939.1941» (Nazi-Sovyet ilişkileri 1939-1941) şeklinde gizemli bir başlık attı.

 

Bu derlemenin önsözünde belirtildiğine göre, ABD, Büyük Britanya ve Fransa hükümetleri, Amerikan ve İngiliz askeri makamları tarafından Almanya'da ele geçi­rilen Alman Dışişleri Bakanlığı'nın 1918-1945 yılları ara­sındaki arşiv belgelerini yayınlama konusunda daha 1946 yazında anlaşmışlardır. Burada, yayınlanan derle­menin yalnızca 1939-1941 yıllarına ait belgeleri içermesi göze batmaktadır. ABD Dışişleri Bakanlığı buna karşın, daha önceki yıllara, öncelikle de Münih dönemine ait belgeleri derlemeye almamış, yani dünya kamuoyundan gizlemiştir. Bu elbette bir raslantı değildir ve tarihsel doğrular karşısında nesnel ve güvenilir bir tutumla hiçbir ortak yanı olmayan bir niyetle yapılmıştır.

 

Hitler memurlarının gözden geçirilmemiş ve keyfi seçilmiş anılarından oluşan bu tekyanlı derlemenin ya­yınlanmasını, dünya kamuoyu önünde herhangi bir şe­kilde de olsa haklı çıkarmak için, İngiliz ve Amerikan basını, Ruslar'ın «Batı'nın Nazi diplomasisi üzerine tam bir raporu ortaklaşa yayınlama önerisini reddettiği» şek­linde tümüyle uydurma bir iddia ortaya atmışlardır.

 

İngiliz ve Amerikan çevrelerinin bu açıklaması olgulara uymamaktadır.

 

Gerçekte, mesele aşağıdaki gibidir: 1945 yazında dış basında, Almanya'da ele geçirilen belgelerin yayınlanma­sı için İngiltere'de hazırlıkların yapıldığı seklinde haber­ler çıkınca, Sovyet Hükümeti, Büyük Britanya Hü­kümetine başvurdu ve Sovyet bilirkişilerinin İngiliz ve Amerikan birlikleri tarafından ele geçirilen belgelerin ortaklaşa tasnifi ve yayınlanmasına katılmasında ısrar etti. Sovyet Hükümeti, karşılıklı anlaşma olmaksızın; bu belgelerin yayınlanmasını doğru görmedi ve ayrıca özen­li ve objektif bir denetim olmaksızın bu belgelerin ya­yınlanmasının sorumluluğunu üstlenemezdi; çünkü bu temel önkoşul olmaksızın söz konusu belgelerin yayın­lanması, Anti-Hitler koalisyonuna üye devletler arasın­daki ilişkileri yalnızca kötüleştirebilirdi. Foreign Office [İngiliz Dışişleri Bakanlığı —ÇN], Sovyet Hükümetinin ele geçirilen Nazi belgelerinin kopyalarının değiş-tokuşunu zamansız teklif ettiğini öne sürerek Sovyet önerisi­ni reddetti.

 

Amerikan delegasyonunun, 6 Eylül 1945'de Almanya Kontrol Konseyi Politik Direktörlüğüne, Alman arşivle­rinin ve belgelerinin kullanımına ilişkin taslak direktif­ler önerdiği de bilinmektedir. Bu proje, arşivlerin toplanmasında ve korunmasında bütün Almanya için bütün­lüklü bir hareket tarzı ve Birleşmiş Milletlere Üye dev­letlerin temsilcilerine bu arşivlere bakma hakkı öngö­rüyordu. Bunun dışında, belgelerin kopyalarını hazırla­ma ve yayınlama olanağı öngörülmekteydi. Bu talep, Po­litik Direktörlüğün oturumlarında tartışıldı, ama, kendi­lerine direktif verilmediği bahanesi ile, İngilizlerin ve Amerikalıların talepleri üzerine ertelendi. ABD temsil­cisinin, ABD Hükümetinin yeni bir öneri üzerinde çalış­tığım ve sunulan projenin geçersiz sayılmasını rica et­tiğini açıklamasından sonra, sorun Politik Direktörlü­ğün gündeminden kaldırıldı.

 

Sovyet Hükümetinin Alman arşiv malzemelerinin yayına hazırlanmasına katılmayı reddettiği iddiası, bun­dan dolayı gerçek dışıdır.

 

Söz konusu derlemenin yayınlanması ile birlikte, ABD ve ona bağımlı ülkelerde, sanki büyülü bir söz söylenmiş gibi; konusunu 1939'da Sovyetler Birliği ile Almanya arasında imzalanan ve sözde Batılı güçlere kar­şı yöneldiği iddia edilen saldırmazlık paktının oluştur­duğu yeni bir kışkırtma ve dizginsiz bir iftira kampan­yası başladı.

 

Sovyetler Birliği ile Almanya'nın 1939-1941 yıllan arasındaki ilişkileri üzerine belgelerin yayınlanması ile, ABD'de gerçekte hangi gayenin güdüldüğüne ilişkin bir kuşku olamaz. Olaylar nesnel olarak ortaya konulmak istenmemekte; daha ziyade, gerçek olayların tahrif edil­miş bir tablosu verilmek, Sovyetler Birliği üzerine ya­lanlar ve iftiralar yayılmak ve onun saldırgan ve anti -demokratik güçlere karşı gerçekten demokratik ve dü­rüst savaşçı olarak sahip olduğu uluslararası nüfuz kı­rılmak istenmektedir.

 

Bu düzenbaz hareket tarzı, Anglosakson ülkelerin yöneticisi çevrelerinde müttefikler arası ilişkilerin özü­ne ilişkin tipik olan görüşlerden kaynaklanmaktadır. Bu görüşler doğrultusunda, müttefikler arasında namuslu ve dürüst ilişkiler sürdürmek, karşılıklı güven vermek ve birbirlerini desteklemek yerine, müttefikini zayıflat­mak, onu bencilce kullanmak ve onun sırtından kendi konumunu güçlendirmek amacıyla, iftira da dahil olmak üzere her türlü aracın kullanıldığı bir politika izlenmek­tedir.

 

ABD yönetici çevrelerinin, Sovyetler Birliği'ne kar­şı iftira kampanyalarının yardımıyla, Sovyetler Birliği ile ilişkilerin düzelmesinden yana olan, kendi ülkelerin­deki ilerici unsurların etkisini ortadan kaldırma çabala­rı da gözden kaçırılmamalıdır. ABD’deki ilerici unsur­lara karşı vurulan darbe, kuşkusuz ki, onların bu yılın sonbaharında yapılacak başkanlık seçimlerindeki etkilerini zayıflatma amacını da gütmektedir.

 

Derleme, Hitler'in diplomatik memurları tarafından Alman diplomatik kalem odalarının en gizli bölümlerin­de üretilen bir yığın belgeyi içermektedir. Tek başına bu durum bile; son derece tekyanlı ve tarafgir olan, olayları Hitler hükümetinin bakış açısından ortaya ko­yan ve bu olayları Hitler faşistleri açısından uygun bir tarzda gösterme amacına sahip bu belgelerin, tekyanlı kullanılmaması ve yayınlanmaması için bir uyarı olma­lıydı. Sovyet Hükümeti, o dönemde Almanlardan ele ge­çirilen belgelerin özenle, ortak bir şekilde gözden geçi­rilmeksizin tekyanlı bir şekilde yayınlanmasına bundan dolayı karşı çıktı. Resmi Fransız basın ajansı France Presse bile, belgelerin üç hükümet tarafından Sovyetler Birliği'nin bilgisi olmaksızın yayınlanma tarzının, «nor­mal prosedüre tamamen uymadığını» itiraf etmek zo­runda kaldı.                                                

 

İngiliz Hükümeti, her şeye rağmen, bununla hemfi­kir değildi. Amerikan, İngiliz ve Fransız Hükümetleri, Alman belgelerini tekyanlı yayınlarken, Hitler saldırısı­na karşı mücadelenin ana yükünü taşıyan Sovyetler Birliği'ni karalamak için tarihi çarpıtmaktan çekinmediler.

 

Bu hükümetler böylelikle, böyle bir tekyanlı davra­nış tarzının sonuçlarının tam sorumluluğunu üstlendi­ler.

 

Böylesi koşullar altında Sovyet Hükümeti, Sovyet Hükümeti’nin eline geçen ve  söz konusu  hükümetlerin kamuoyundan gizlediği; Hitler Almanyası ile   İngiliz, Fransız ve ABD Hükümetleri arasındaki ilişkiler üzerine belgeleri yayınlama hakkını kendinde görmektedir. Onlar bu belgeleri gizli tutmakta ve yayınlamak istememektedirler. Ama biz, bütün bu ölüp bitenlerden sonra, tarihsel gerçeğin yeniden yerli yerine oturtulmasını mümkün kılmak için, bunların kamuoyuna açılmaları gerek­tiğini düşünüyoruz.

 

Sovyet Hükümetinin elinde, Hitler Almanya'sının yenilgiye uğratılması, sırasında Sovyet birlikleri tarafından ele geçirilen önemli belgeler bulunmaktadır. Bunların yayınlanması, Hitler saldırısının ve İkinci Dünya Savaşının hazırlanma ve gelişme sürecini günyüzüne çıkarmaya katkıda bulunacaktır.

 

SSCB Bakanlar Kurulu nezdindeki Sovyetler Birliği Enformasyon Bürosu tarafından  bugün yayınlanan tarihsel düzeltme: «Tarih Çarpıtıcılan» da aynı göreve hizmet etmektedir.

 

Buna ilişkin gizli belgeler en yakın zamanda yayınlanacaktır.

 

I ) ALMAN SALDIRISININ HAZIRLANMASI NASIL BAŞLADI

 

Amerikalı sahtekârlar ve onların İngiliz-Fransız yardakçıları, İkinci Dünya Savaşı'na varan Alman saldırganlığının hazırlanmasının,  ancak 1939 sonbaharında başladığı izlenimini uyandırmaya çalışıyorlar. Ama her şişirilmiş sansasyona isteklice kulaklarını kabartan safdil insanlardan başka kim bu oltaya düşebilir? Almanya'nın, Hitler'in iktidarı ele almasından hemen sonra savaş hazırlığına başladığını kim bilmez? Ayrıca, Hitler rejiminin, Alman tekelci çevreleri tarafından, Büyük Britanya, Fransa ve ABD'deki yönetici kampın tam ona­yı ile kurulduğunu kim bilmez?

 

Savaş için silahlanmak ve en yeni silahlan sağla­mak amacıyla, Almanya, ağır sanayiini ve her şeyden önce de Ruhr bölgesinin maden ocaklarını ve silah sanayiini yeniden kurmak ve geliştirmek zorundaydı, Versay Antlaşması'nın boyunduruğuna koşulan Almanya, Birinci Dünya Savaşı'ndaki yenilgisinden sonra, bunu kısa za­manda kendi gücüyle başaramazdı. Amerika Birleşik Devletleri, Alman emperyalizmine bunun için büyük des­tekte bulundu.

 

Amerikan bankalarının ve tröstlerinin, Hüküme­tin tam onayı ile, Versay sonrası dönemde, Alman sa­vaş potansiyelinin yeniden kurulmasında ve geliştiril­mesinde kullanılan milyarlarca doları Alman ekonomi­sine yatırdıklarını ya da kredi olarak Almanya'ya verdiklerini kim bilmez ki?

 

Versay sonrası dönem, bilindiği gibi, Alman savaş sanayiini, özellikle de Alman savaş potansiyelini yeniden kurmayı hedefleyen tüm bir önlemler sistemini Alman­ya'ya getirdi. Burada, ABD ve İngiltere'nin, sayesinde Alman sanayiini Amerikan ve İngiliz tekellerine bağım­lı kılmayı düşündükleri Almanya için Dawes Onarım Planı büyük bir rol oynadı. Dawes planı, yabancı —öncelikle Amerikan— sermayesinin güçlü bir şekilde akı­şı ve Alman sanayiinde demir atması için yolu açtı. So­nuç; daha 1925 yılında Alman ekonomisinin üretim ay­gıtının yoğun yeniden donatımı süreci ile bağıntılı olan kalkınmasının başlaması oldu. Aynı zamanda, 1927 yı­lında 1913 yılının düzeyine erişen Alman ihracatı güçlü bir şekilde arttı; bu artış mamul maddelerde ise bu düzeyi (1913 yılının fiyatları ile) hatta % 12 geçti. 1924'ten 1929’a kadarki altı yıl içinde, 10-15 milyar Mark uzun vadeli ve 6 milyar Mark'ın üzerinde kısa vadeli yabancı sermaye yatırımı Almanya'ya aktı. Bazı kaynaklara göre, sermaye yatırımının boyutu çok daha büyüktü. Bu, Alman ekonomik gücünün, her şeyden önce de savaş potansiyelinin muazzam bir şekilde güçlenmesine yol açtı. Bütün uzun vadeli kredilerin toplamının % 70'inden az olmayan Amerikan sermaye yatırımları, burada edici öneme sahiptir.

 

Alman ağır sanayiinin finanse edilmesinde, Amerikan sanayii ile Alman sanayii arasındaki en sıkı bağların kurulmasında ve biçimlendirilmesinde,  başlarında du Pont, Morgan, Rockefeller, Lamont aileleri ile diğer sanayi kodamanlarının bulunduğu tekellerin oynadığı rol elbette bilinmektedir. Önde gelen Amerikan tekellerinin, Almanya'nın ağır sanayii, silah tekelleri ve bankaları ile en sıkı bağları vardı. Otomobil tröstü General Motors'un en büyük hissedarlarından biri olan önde gelen Amerikan kimya tekeli du Pont de Nemours ve İngiliz emperyal kimya tröstünün (Imperial Chemical Industries), Alman kimya tekeli «I. G. Parbenindustrie» ile sıkı sınai ilişkileri vardı ve bununla 1926 yılında barut satışı için dünya pazarlarının paylaşılması üzerine bir kartel anlaşması imzaladılar. Philadelphia'daki (ABD) «Rohm & Haas» firmasının yönetim kurulu başkanı, savaştan önce aynı firmanın Darmstadt'taki (Almanya) şefinin ortaklarından biriydi. Geçerken söyleyelim, bu tekelin eski müdürü Rudolf Müller şimdi işlerini her iki «zon»da*da yürütüyor ve Hıristiyan-Demokrat Parti’nin (CDU) yönetici çevrelerinde önemli bir rol oynuyor. I.G. Farbenindustrie'nin başkanı ve Deutsche Bank'ın yönetim kurulu üyesi Alman kapitalisti Schmitz, 1931'den 1939'a kadar Amerikan firması General Dyestuff Corporation'ı kontrol ediyordu. 1938 Münih Konfe­ransından sonra Amerikan petrol tröstü Standard Oil, I. G. Farbenindustrie ile bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre, I. G. Farben, ABD'de üretilen uçak benzininden gelen kâra ortak ediliyor ve karşılığında da Almanya’nın o zaman savaş amacıyla depoladığı sentetik benzini Al­manya'dan ihraç etmekten severek vazgeçiyordu.

 

Böylesi bağlantılar yalnızca ABD'nin kapitalist te­kelleri için sözkonusu değildir. Yalnızca ticari değil, aynı zamanda askeri önemde de olan en sıkı iktisadi ilişkiler savaştan hemen önce örneğin Federation of Brîtish Industries (Britanya Sanayi Federasyonu) ile Alman Reichsgruppe Industrie [İmparatorluk Sanayi Grubu — ÇN] arasında vardı. Bu her iki tekel birliğinin temsil­cileri, 1939'da Düsseldorf’ta ortak bir açıklama yayınla­dılar. Bu açıklamada, diğer şeylerin yanısıra, anlaşma­nın amacının «karşılıklı her iki ülkenin sanayi sistemle­ri arasında mümkün olduğunca tam bir işbirliğinin sağ­lanması» olduğu söyleniyordu. Ve bu, Hitler Almanya'sının Çekoslovakya'yı yuttuğu dönemde oluyordu! Lond­ra «Economist» dergisinin bu vesileyle şunları yaz­ması bir mucize değildir: «Aklı başında insanların şu­urunu yitirtebilecek şey, biraz da Düsseldorf havasında yatmıyor mu?»*

 

Amerikan — ama aynı zamanda İngiliz — sermayesi ile Alman sermayesi arasındaki sıkı kaynaşmanın karakteristik bîr örneğini, Stinnes, Thyssen ve Ruhr bölgesinin diğer sanayi kodamanları tarafından kurulan Alman çelik tröstü Vereinigte Stahlwerke A. G.'nin [Bir­leşik Çelik İşletmeleri A. Ş. —ÇN] önder rolü oynadığı ve merkezleri New York ve Londra'da bulunan meşhur Schröder Bankası sunmaktadır. Bu bankanın işlerinde, Londra, Köln ve Hamburg Schröderlerinin New York' taki firması J. Henry Schröder Banking Corporation'ın müdürü Ailen Dulles, tayin edici sözü söylüyordu. Bu bankanın New York’taki merkezinde, Bay Marshal’ın şimdiki baş danışmanı John Foster Dulles tarafından yönetilen ünlü avukatlık firması (law firm) Sullivan & Cromwell, önde gelen bir rol oynuyordu. Bu firmanın, Alman sanayiine dev sermayeler yatıran; Rockefeller'in dünya çapındaki petrol tröstü Standard Oil ve ABD'nin en büyük bankası Chase National Bank ile sıkı bağları vardır.

Almanya'da Versay sonrası dönemde enflasyon durdurulup, pazar istikrara kavuşturulur kavuşturulmaz, R. Sasuly'nin 1947'de New York'ta yayınlanan kitabında vurgulandığı gibi, kelimenin tam anlamı ile, Almanya'ya bir yabancı kredi akışı başladı. Almanya'nın dış borç­lan 1924’ten 1930’a kadar 30 milyar Marktan fazla arttı.

 

Yabancı sermayenin —esas olarak da Amerikan ser­mayesinin— yardımı ile Alman sanayii, öncelikle de Ve­reinigte Stahlwerke A. G., geniş ölçüde yeniden kuruldu ve modernize edildi. Bazı krediler doğrudan, yeniden silahlanmada başrolü oynayan firmalara aktı.*

 

Vereinigte Stahlwerke'nin bu yıllarda finanse edil­mesinde, İngiliz-Alman-Amerikan Schröder Bankası'nın yanısıra, direktörleri arasında yıllar boyunca şimdiki ABD Savunma Bakanı Forrestal'ın da bulunduğu en büyük New York bankalarından biri olan Dillon, Read & Co., önde gelen bir rol oynadı.*

 

Tam da Amerikan dolarlarının bu altın yağışı, Hit­ler Almanyası’nın ağır sanayiini ve her şeyden önce de silah sanayiini canlandırdı. Atlantik ötesi tekeller tara­fından Hitler Almanyası'nın savaş ekonomisine yatırılan bu milyarlarca Amerikan doları, Alman savaş potansiye­lini yeniden kurdu ve Hitler rejiminin eline saldırısını yürütmek için gerekli olan silahları verdi.

 

Kısa bir süre içinde Almanya, esas olarak Amerikan tekellerinin maddi yardımına dayanarak, muazzam mik­tarda birinci sınıf savaş malzemesi, binlerce tank, uçak, top, en yeni tipte savaş gemileri ve diğer silah türlerini üretebilecek durumda olan güçlü bir silah sanayii yarat­tı.

 

Tarih çarpıtıcıları, bütün bunları doğrulamak iste­miyorlar. Hitler saldırganlarını silahlandıran, İkinci Dünya Savaşı’na yol açan ve insanlığa milyonlarca ve on milyonlarca kurbana malolan ve tarihte bir örneği daha olmayan bir savaş felaketine yol açan politikaların sorumluluğundan kaçmaya çalışıyorlar.

 

Hitler saldırısının ilk ve en önemli önkoşulunun; Almanya'nın ağır sanayiinin ve diğer savaş sanayiinin; ancak Amerika Birleşik Devletleri egemen çevrelerinin doğrudan ve geniş çaplı mali yardımı ile mümkün olan yeniden doğuşu ve yenilenmesi olduğu unutulmamalıdır.

 

Ama bu daha hepsi değil.

 

Hitler saldırısının başlamasını teşvik eden bir diğer tayin edici koşul, İngiltere ve Fransa'nın yönetici çevrelerinin, Hitler Almanyası’nı «yatıştırma»* politika­sıdır; kollektif güvenliğe sırt dönme politikası olarak tanınan politikasıdır. Bugün İngiltere ve Fransa'nın yö­netici çevrelerinin, kollektif güvenliğe sırt çevirmede, Alman saldırısına karşı çıkmayı reddetmede, Hitler Al­manya'sının saldırgan taleplerinin kaydırılmasında ci-simleşen tam da bu politikalarının, İkinci Dünya Sava­şı'na yol açtığı artık herkesçe bilinmektedir.

 

Olgulara bakalım.

 

Daha Hitler'in iktidara geçmesinden kısa bir dönem sonra, İngiltere ve Fransa Hükümetlerinin çabası sonu­cu, 1933'te Roma'da dört güç —Büyük Britanya, Alman­ya, Fransa ve İtalya— arasında bir «Uyum ve İşbirliği Antlaşması» (Pact of Accord and Co-operation) imza­landı. Bu antlaşma, İngiliz ve Fransız Hükümetleri ile, daha o zamanlardan saldrı niyetlerini gizlemeyen Al­man ve İtalyan faşizmi arasında kirli bir pazarlıktı. Fa­şist devletlerle yapılan bu antlaşma, aynı zamanda, ba­rışsever güçlerin saldırgan devletlere karşı birleşik cep­hesini pekiştirme politikasına sırt çevirme anlamına ge­liyordu. O sıralar toplanan silahsızlanma konferansın­da, bir saldırmazlık antlaşması ve saldırganın tanımı üzerine bir antlaşma imzalanması şeklindeki Sovyet önerisi tartışmaya sunulmuş bulunuyordu. Bu silahsız­lanma konferansına katılan diğer güçleri atlatan Büyük Britanya ve Fransa; Almanya ve İtalya ile pazarlığı sonuçlandırarak, dünya barışının ve halkların güvenliğinin sağlanmasına bir darbe indirdiler.

 

Bundan kısa bir zaman sonra, 1934'te, İngiltere ve Fransa, kendileri ile ittifak içinde olan baronların Po­lonyası'nın SSCB'ne karşı düşmanca tavrından yarar­lanması için Hitler'e yardımda bulundular. Bu sayede, Alman saldırısının hazırlanmasında önemli bir aşama olan Alman-Polonya saldırmazlık antlaşması ortaya çık­tı. Hitler bu antlaşmayı, kollektif güvenlik yandaşlarının saflarını karıştırmak ve bu örnekle Avrupa'nın kollektif güvenliğe değil de ikili antlaşmalara ihtiyaç duyduğunu gösterebilmek için kullandı. Bu, Alman saldırganlarına, kiminle ve ne zaman bir antlaşma imzalama ve kime ve ne zaman saldırma konusunda bizzat karar verme ola­nağı sağladı. Alman-Polonya saldırmazlık antlaşması, kuşkusuz, kollektif güvenlik binasındaki ilk ciddi çat­laktı.                                                              

 

İyice küstahlaşan Hitler, Alman Silahlı Kuvvetleri' nin yeniden kurulması amacıyla bir dizi önlem aldı; bu, İngiliz ve Fransız iktidar sahipleri tarafından herhangi bir itirazla karşılaşmadı. Tam tersine, hemen kısa bir dönem sonra, 1935te, Ribbentrop'un bu amaçla geldiği Londra'da, Büyük Britanya'nın Alman deniz kuvvetleri­nin Fransız savaş donanmasına nerdeyse eşit gelecek ölçüde yeniden kurulmasını onayladığı bir İngiliz-Alman filo antlaşması yapıldı. Ayrıca Hitler, İngiliz denizaltı filosunun % 45'ine denk gelecek toplam tonajda deniz­altılar inşa etme hakkını elde etti. Hitler Almanya'sının; Versay Antlaşmasında saptanan Almanya'nın silahlı kuvvetlerinin büyümesine ilişkin diğer kısıtlamaların ortadan kaldırılmasına yönelik olan ve İngiltere, Fransa ve ABD tarafından hiçbir direniş görmeyen tek yanlı eylemleri de bu döneme rastlamaktadır.

 

Faşist saldırganlar, ABD, Büyük Britanya ve Fransa'nın açıktan destekleri sayesinde, her geçen gün daha açgözlü hale geldiler. Almanya ve İtalya'nın Habeşistan ve İspanya'daki askeri müdahalelerinde o sıralar zorluk çekmemeleri, elbette bir rastlantı değildir.

 

Yalnızca Sovyetler Birliği, tutarlı ve kararlı bir şe­kilde barış politikasını sürdürdü ve aynı zamanda Mil­letler Cemiyeti'nin üyesi olan Habeşistan’ın hak eşitliği ve bağımsızlığı ilkesini ve İspanya'nın meşru cumhuri­yetçi hükümetinin, Alman-İtalyan müdahalesine karşı mücadelesinde demokratik ülkeler tarafından desteklen­mesi hakkını savundu.

 

V. M. Molotov, SSCB Merkez Yürütme Komitesi’nin 10 Ocak 1936'daki oturumunda, Habeşistan'a yapılan İtalyan saldırısı dolayısıyla şunları söyledi:

«Sovyetler Birliği, Milletler Cemiyeti'nde bu il­keye; bütün devletlerin devlet bağımsızlığı ve ulu­sal hak eşitliği ilkesine olan sadakatini, küçük ül­kelerden biri —Habeşistan— örneğinde gösterdi. Ayrıca, Sovyetler Birliği, Milletler Cemiyeti'ne ka­tılımını, emperyalist saldırgana karşı yönelen çiz­gisini pratiğe geçirmek için kullandı.»*

V.M. Molotov, o dönemde şunları söyledi: «İtalyan-Habeşistan Savaşı, bir dünya savaşı tehlikesinin daha da büyüdüğünü, Avrupa'yı giderek daha fazla sardığını göstermektedir.»**

 

Ama ABD, Büyük Britanya ve Fransa Hükümetleri, faşist haydutların kendi gözleri önünde artan bir şekilde küstahlaşarak kurbanlarını bir bir boğazladıkları bu dönemde ne yaptılar? Alman ve İtalyan saldırganlarını durdurmak, halkların ayaklar altına alınan haklarını savunmak, barışı korumak ve yaklaşmakta olan ikinci Dünya Savaşını durdurmak için parmaklarını bite kıpırdatmadılar.                                                      ; •

 

Yalnızca Sovyetler Birliği, faşist saldırganların önü­nü almak için olanakları ölçüsünde her şeyi yaptı. Sov­yetler Birliği, kollektif güvenliğin önayakçısı ve öncü savaşçısı olarak öne çıktı. Daha 6 Şubat 1933'te Sovyet­ler Birliği temsilcisi M. M. Litvinov, Genel Silahsızlanma Komisyonu'nda, saldırının ve saldırganın tanımının ya­pıldığı bir deklarasyon kabul edilmesini önerdi. Sovyet­ler Birliği, saldırganı tanımlama önerisinde, genel gü­venlik ve maksimal silahsızlanma üzerine daha kolay bir anlaşma yararına, «kendilerini haklı çıkarmaları için her türlü bahanenin önünü almak» amacıyla «saldırgan» kavramını mümkün olduğunca tam olarak tanımlama zorunluluğundan hareket etti. Ancak konferans, İngiltere ve Fransa'nın önderliği altında, Alman saldırganın çıkarına ve yararına bu öneriyi reddetti.                  

 

Sovyetler Birliği'nin ve onun M. M. Litvinov’un ön­derliği altındaki Milletler Cemiyeti delegasyonunun, kollektif güvenliğin sürdürülmesi ve  güçlendirilmesi için sürdürdüğü ısrarlı ve çetin mücadele herkesçe bilinmektedir. Tüm savaş öncesi dönemde, Milletler Cemiyeti'ndeki Sovyet delegasyonu, kollektif güvenlik ilkesini sa­vundu ve Milletler Cemiyeti'nin her oturumunda, her komisyonunda, sesini bu ilkenin savunulması için yükseltti. Ama bilindiği gibi Sovyetler Birliği, çölde boşuna bağıran biri olarak kaldı. Bütün dünya, Sovyet Hükümeti adına Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri Bay Avenola Milletler Cemiyeti'nde tartışmaya  sunulması verilen kollektif güvenliğin güçlendirilmesi için önlemlere ilişkin Sovyet delegasyonunun önerilerini tanımaktadır. Ama, herhangi bir şeye girişilmeksizin bu öneri­lerin Milletler Cemiyeti'nin arşivine gömüldüğü de bilin­mektedir.

 

O dönemler Milletler Cemiyeti'nde önderliği elinde bulunduran İngiltere ve Fransa'nın, bir Alman saldırısı­na karşı kollektif direnişi reddettikleri açıktı. Kollektif güvenlik, Alman saldırganın «yatıştırılması» şeklindeki yeni politikalarının, Nazi saldırganına ödünler verilmesi politikasının sürdürülmesinde engelleyici olduğu için bunu yaptılar. Elbette, böyle bir politika Almanya'yı da­ha da saldırgan yapmak zorundaydı; Hitler'in Batı'da-ki ödünlerle tatmin edilmesinden sonra Hitler saldırısı­nı Doğu’ya yöneltip onu Sovyetler Birliği'ne karşı bir silah olarak kullanabileceklerine inandıklarından, İngiltere ve Fransa yönetici çevreleri bunu tehlikeli görmü­yorlardı.

 

SBKP XVIII. Parti Kongresine —Mart 1939— sun­duğu raporda, Hitler saldırısının yoğunlaşmasının ne­denlerini açıklarken, J. V. Stalin şunları söylüyordu:

«Başta gelen neden, saldırgan olmayan ülkeler çoğunluğunun ve en başta da İngiltere ile Fransa' nın ortaklaşa güvenlik siyasetinden, saldırganlara ortaklaşa direnme siyasetinden vazgeçmiş bulun­malarıdır; bu ülkelerin, karışmama, 'tarafsızlık' tu­tumuna geçmiş bulunmalarıdır.*

 

Okuyucuyu yanıltmak ve aynı zamanda Sovyetler Birliği'ni karalamak amacıyla, Amerikalı gazeteci Neal Stanford, Sovyetler Birliği'nin kollektif güvenliğe karşı olduğunu, kollektif güvenliğin güçlendirilmesi politikası izlediği için M. M. Litvinov’un Dışişleri Halk Komiserliği görevinden alındığını ve yerine V. M. Molotov'un getiril­diğini iddia etmektedir. Bu uydurma iddiadan daha ap­talca bir şey düşünülemez. M.M. Litvinov, elbette ki ken­di özel politikasını değil, Sovyet hükümetinin politikası­nı sürdürdü. Diğer taraftan, Sovyetler Birliği'nin ve ara­larında M. M. Litvinov'un da olduğu temsilcilerinin, tüm savaş öncesi dönem boyunca kollektif güvenlik uğrana sürdürdükleri mücadele de herkesçe bilinmektedir.

 

V.M. Molotov'un Dışişleri Halk Komiserliği'ne atanmasına gelince; faşist saldırganların İkinci Dünya Sava­şını hazırladıkları ve arkalarında Amerika Birleşik Dev­letleri duran Büyük Britanya ve Fransa tarafından doğ­rudan teşvik edilip Sovyetler Birliği'ne karşı bir savaşa kışkırtıldığı o zamanki karışık ortamda, Dışişleri Halk Komiserliği gibi böylesine sorumlu bir makamda, M. M. Litvinov'dan daha deneyimli olan ve ülkede ondan daha fazla popülaritesi olan bir politikacının olması gerektiği tümüyle açıktır.

 

Batılı güçlerin kollektif güvenlik üzerine bir antlaş­mayı reddetmeleri bir raslantı değildi. O dönemde, ulus­lararası politikanın iki doğrultusu arasında bir mücade­le başlamıştı. Bir doğrultu, barış, kollektif güvenliğin örgütlenmesi ve saldırganın barışsever halkların birleşik kuvveti sayesinde püskürtülmesi amacıyla mücadele doğrultusuydu. Bu doğrultuyu, bütün büyük ve küçük barışsever halkların çıkarlarını tutarlı ve kararlı bir şe­kilde savunan Sovyetler Birliği temsil ediyordu. Diğer doğrultu, kollektif güvenliğin örgütlenmesini ve saldırıya karşı direnişi reddediyordu; bu da faşist ülkeleri kaçı­nılmaz olarak daha saldırgan eylemlere teşvik ediyor ve böylelikle yeni bir savaşın patlamasını kolaylaştırıyor­du.

 

Bütün bunlardan, tarihsel doğruların aşağıdaki gibi olduğu ortaya çıkmaktadır: Hitler saldırısı; birincisi, ABD, kısa zamanda Alman saldırısı için askeri ve eko­nomik bir temel yaratmasında Almanya'ya yardım ettiğinden ve bu şekilde saldırganı silahlandırdığından; ve ikincisi, İngiltere ve Fransa’nın yönetici çevreleri kol­lektif güvenliğe sırt çevirerek barışsever ülkelerin saf­larını dezorganize ettikleri, saldırıya karşı bu ülkelerin birleşik cephesini parçaladıkları, Alman saldırısına yol hazırladıkları ve İkinci Dünya Savaşını başlatması için Hitler'e yardım ettiklerinden dolayı mümkün olmuş­tur.

 

Eğer ABD, Hitler Almanyası'nın ağır sanayiini fi­nanse etmeseydi; ve İngiltere ve Fransa kollektif güven­liğe sırt çevirmeyip de tam tersine Sovyetler Birliği ile Alman saldırısına karşı bir kollektif savunma hazırla-saydı ne olurdu?

 

Hitler, saldırısı için yeterli silah bulamazdı. Hitler’in haydutluk politikası, kollektif bir güvenlik rejimi ta­rafından kıskaç içine alınırdı. Hitler faşistlerinin İkinci Dünya Savaşını başlatmadaki başarı şansı asgariye inerdi. Hitler faşistleri, kendileri için bu kadar olumsuz ko­şullara rağmen, İkinci Dünya Savaşını çıkarmaya karar verselerdi bile, daha savaşın ilk yılında yenilgiye uğratılırlardı.

 

Ama ne yazık ki bu, ABD, İngiltere ve Fransa'nın tüm savaş öncesi dönemde izledikleri zararlı politika sonucu gerçekleşmedi.

 

Eğer Hitler faşistleri nerdeyse altı yıl süren ve mil­yonlarca kurban yutan İkinci Dünya Savaşını başlatma­yı başarabildi ise, bunun suçu tam da onlardadır.

 

II ) ALMAN   SALDIRISINA   KARŞI   MÜCADELE   DEĞİL AKSİNE SSCB'NİN TECRİT EDİLMESİ POLİTİKASI

 

Olayların daha sonraki gelişmesi, İngiltere ve Fransa’nın yönetici çevrelerinin, 1936'da «Berlin-Roma Mihveri» diye bilinen askeri ve politik blokta birleşen faşist devletlere verdikleri ödünler ve imtiyazlarla Almanya'yı yalnızca teşvik ettiklerini ve ilhaklar yoluna ittiklerini gösterdi.                                                                      

 

Kollektif güvenlik politikasını terkeden İngiltere ve Fransa, J. V. Stalin'in şöyle tanımladığı, sözde karışmaz­lık tavrını aldılar:

 

«Karışmama siyaseti ... şöyle nitelendirilebi­lir: 'Her ülke kendini saldırganlara karşı istediği ve savunabildiği gibi savunsun, bu bizi hiç ilgilen­dirmez; biz hem saldırganlarla, hem de onların kurbanları ile ticaret yapacağız.' Oysa, gerçeklikte, karışmama siyaseti, saldırıyı özendirme, savaşı zincirlerinden boşandırma ve dolayısıyla onu dün­ya savaşı haline dönüştürme anlamına gelir.»*

 

J. V. Stalin, aynı zamanda, «karışmazlık politikası yandaşlarının başlattığı büyük ve tehlikeli politik oyu­nun kendileri için ciddi bir fiyasko ile bitebileceğine»** işaret etti.

 

Daha 1937 yılında» olayların Hitler tarafından Bü­yük Britanya ve Fransa'nın doğrudan desteği ile kışkır­tılan bir savaşa doğru sürüklendiği kesin olarak ortaya çıktı.

 

Sovyet birlikleri tarafından, Almanya'nın yenilgiye uğratılmasından sonra ele geçirilen Alman Dışişleri Ba­kanlığı belgeleri, Büyük Britanya ve Fransa'nın o sıralar izledikleri politikanın gerçek özünü ortaya koymakta­dır. Belgelerden görülebileceği gibi, İngiliz-Fransız poli­tikasının özünü; barışsever devletlerin güçlerinin saldı­rıya karşı ortak mücadelesi doğrultusunda birleştirilme­si değil, aksine SSCB'yi tecrit etme ve Hitler’i kendi amaçları doğrultusunda bir alet olarak kullanıp, Hitler saldırısını Doğu'ya, Sovyetler Birliği'ne yöneltme çaba­ları oluşturmaktadır.

 

İngiltere ve Fransa'nın iktidar sahipleri, Hitler fa­şizminin dış politikasının, Hitler tarafından aşağıdaki gibi tanımlanan ana doğrultusunu elbette çok iyi tanı­yorlardı:

 

«Biz Nasyonal-Sosyalistler, savaş öncesi döne­mimizin dış politik doğrultusunu bilinçli olarak kapatıyoruz. Biz, altı yüzyıl önce son verilen yerden başlıyoruz. Avrupa'nın güneyine ve batısına yapı­lan Cermen seferlerine son veriyoruz ve bakışlarımızı Doğu'daki ülkeye çeviriyoruz. Savaş öncesi dö­neminin sömürge ve ticaret politikasından nihai olarak kopuyoruz ve geleceğin toprak politikasına geçiyoruz. Ama bugün Avrupa'da yeni topraktan sözettiğimizde, öncelikle yalnızca Rusya ve ona ba­ğımlı sınır devletlerini düşünebiliriz. Bizzat kade­rin bize, burada bir işaret vermek istediği görülü­yor.»*

 

Son döneme kadar, Münih ihanet politikasının tüm sorumluluğunun, İngiltere ve Fransa'nın yöneticilerinin, Chamberlain ve Daladier hükümetlerinin payına düştüğü sanılıyordu. ABD  Hükümetinin  Alman  arşiv malzemelerini yayınlamaya girişmesi ve Münih anlaşmasına ilişkin belgeleri derlemenin dışında bırakması olgusu, ABD Hükümetinin Münih ihanetinin kahramanlarını aklamaya ve bu arada suçu SSCB'ye yükleme çabasına girişmeye ne denli ilgi duyduğunu kanıtlamakta­dır.

 

İngiltere ve Fransa'nın Münih politikasının özünün esas olarak neden oluştuğu daha önce de yeterince açık­tı. Sovyet Hükümeti’nin elinde bulunan Alman Dışişleri Bakanlığı'nın arşiv belgeleri, batılı güçlerin savaş öncesi diplomasisinin gerçek özünü ortaya çıkaran ve halkların kaderiyle nasıl oynandığını, yabancı toprakların nasıl utanmazca okutulduğunu, dünya haritasının nasıl el altından değiştirildiğini, Hitler saldırısının nasıl teş­vik edildiğini ve bu saldırıyı Doğu’ya, Sovyetler Birliği'ne yöneltmek için hangi çabalara girişildiğini gösteren sayısız ek olgu malzemesi sunmaktadır.           

 

Bunun açık örneklerinden biri, Hitler ile İngiliz ba­kanı Halifax arasında 19 Kasım 1937'de Obersalzberg'de Alman Dışişleri Bakanı von Neurath'ın da katıldığı bir konuşmanın kaydedildiği bir Alman belgesidir.

 

Halifax, şunları açıkladı:

 

«... O (Lord Halifax) ve İngiliz Hükümetinin diğer üyeleri, Başbuğun [Führer —ÇN] yalnızca Almanya'da büyük şeyler başarmakla kalmadığını, aynı zamanda kendi ülkesinde komünizmi yokederek buna Batı Avrupa yolunu kapattığını ve bundan dolayı Almanya'nın haklı olarak Batı'nın Bolşevizme karşı kalesi olarak görülebileceğinden emindir­ler.»*

 

Halifax, İngiliz Başbakanı Chamberlain adına, Al­manya ve İngiltere'nin, Fransa ve İtalya ile de bir an­laşma sağlamayı başarabildikleri taktirde, çetrefilli problemler için bile mutlaka bir çözüm bulunabileceğini açıkladı.

 

Halifax, şunları söyledi:

 

«Berlin-Roma mihverinin ya da Londra-Paris arasındaki iyi ilişkilerin, bir Alman-İngiliz uyuşması ile zarar görebileceği şeklinde bir izlenim uyanmamalıdır. Bir Alman-İngiliz uyuşması ile zemin hazırlandıktan sonra, dört büyük Batı Avrupalı güç** üzerinde sürekli bir Avrupa barışının kurulabileceği ortak bir temel yaratmalıdırlar. Varolan güvensizlik ortamı aksi takdirde bir son bulmaya­cağından, dört güçten hiçbiri bu işbirliğinin dışın­da bırakılmamalıdır .»***

 

Halifax demek ki daha 1937’de, İngiliz Hükümeti adına İngiltere'nin ve aynı zamanda Fransa'nın da «Berlin-Roma Mihveri»ne katılmasını öneriyordu.

Ama Hitler, bu öneriye, iyi istek ve karşılıklı hatır­şinas tavır sözkonusu olduğunda dört güç arasında böy­le bir anlaşma yapmanın kolay olduğu; ancak Almanya'nın «Versay Antlaşması'nın maddi ve manevi lekelerini artık kendinde taşımayan» bir devlet olarak ele alınma­dığı [şartlarda —ÇN] sorunun  karmaşıklaştığı  açıklamasıyla yanıt verdi.

 

Kayıtlara göre, Halifax bunu şöyle yanıtladı:

 

«İngilizler gerçekçi bir halktır ve belki de di­ğerlerinden daha fazla olarak, Versay diktasının hatalarının düzeltilmesi gerektiğinden emindirler (that mistakes had been made in the Treaty of Versailles which had to be put right). İngiltere, geç­mişte de nüfuzunu bu gerçekçi doğrultuda kullan­mıştır. O (Lord Halifax), Ren bölgesindeki işga­lin, zamanından önce kaldırılmasında, tazminat so­rununun çözümünde ve Ben bölgesinin yeniden işgal edilmesinde İngiltere'nin oynadığı role işaret etti.»*

 

Hitler ile Halifax arasındaki konuşmanın kayıtla­rından, İngiliz Hükümeti'nin Hitler Hükümeti'nin Danzig, Avusturya ve Çekoslovakya'yı «elde etme» planları karşısında onaylayıcı bir tavır takındığı görülmektedir. Halifax, Hitler'le silahsızlanma ve Milletler Cemiyeti so­runları üzerine konuştuktan ve bu sorunların daha da tartışılması gerektiğine işaret ettikten sonra, şunları açıkladı:

 

«Diğer bütün sorunlar, Avrupa düzeninde muhtemelen er ya da geç ortaya çıkacak değişik­likleri ilgilendiren sorunlar olarak nitelendirilebi­lir. Danzig, Avusturya ve Çekoslovakya, bu sorun­lar arasındadır, İngiltere, yalnızca bu değişikliklerin barışçıl evrim yoluyla gerçekleştirilmesine ve ne Başbuğ'un ve ne de diğer ülkelerin istemediği geniş çaplı huzursuzluklara yol açacak yöntemler­den kaçınmaya ilgi duymaktadır.»**

 

Görüldüğü gibi, bu konuşmada, basit bir şekilde zemin yoklaması yapılmamış, politik zorunluluğun zaman zaman gerektirdiği üzere yalnızca muhatabın nabzı yoklanmamış, aksine bir oyun düzenlenmiş, İngiliz Hükü­meti ile Hitler arasında üçüncü ülkelerin sırtından Hitler'in ilhak heveslerini tatmin etmeye ilişkin gizli bir anlaşma sağlanmıştır.

 

Bu bağıntıda, İngiliz Bakanı Simon'un 21 Şubat 1938'de parlamentoda, Büyük Britanya'nın Avusturya'nın bağımsızlığı için asla özel güvenceler vermediği şek­lindeki açıklaması dikkate değerdir. Oysa Versay ve St. Germain anlaşmalarında bu tür güvenceler verilmiş olduğundan, bu bilinçli bir yalandı.

 

Britanya Başbakanı Chamberlain da dönemde, Avusturya'nın Milletler Cemiyetinden gelecek herhangi bir korumaya güvenemeyeceğini açıkladı. Şunları söyledi:

 

«Kendimizi aldatmaya çalışmamalıyız, aynı şe­kilde, küçük ulusları, Milletler Cemiyeti tarafından saldırıya karşı korunacakları inancına ve buna denk düşen eylemlere, böylesi bir şeyin beklenemeyece­ğini bildiğimiz yerde, sürüklemeyelim.»*.

 

İngiliz politikasının yöneticileri, Hitler'i bu şekilde ilhakçı eylemlere teşvik ettiler.

 

Sovyet Birlikleri tarafından Berlin'de ele geçirilen Alman arşivinde, Hitler ile Britanya'nın Almanya Büyük­elçisi Henderson arasında Ribbentrop'un da katılımıyla 3 Mart 1938'de yapılan görüşmenin yazılı kayıtlan da bulunmaktadır.** Henderson, başından itibaren bu görüş­menin gizli karakterini vurguladı ve bu görüşmenin içe­riğinin ne Fransızlara ne Belçikalılara, ne Portekizlilere ne de İtalyanlara bildirilmemesi gerektiğini; bunlara yal­nızca, bu görüşmenin, Halifax ile Hitler arasındaki görüş­melerin devamı olduğunun ve Almanya ile İngiltere'yi il­gilendiren sorunları ele aldığının söylenmesini başından belirtti.

 

Görüşmeye İngiltere Hükümeti adına katılan Hen­derson şunu vurguladı:

«Sözkonusu olan ticari alış-veriş değil, aksine atmosferin düzeltilmesinden başlayıp yeni bir dost­ça anlaşma ruhunun yaratılmasıyla son bulmak üzere Almanya ile gerçek ve içten bir dostluğun te­melini oluşturma çabasıdır.»*** .

Hitler'in «Avrupa'yı Rusya'sız birleştirmek» talebine hiçbir itiraz yöneltmeksizin, Henderson, bu arada Dış­işleri Bakanı olan Halifax'ın, Almanya'nın Avrupa'da gerçekleştirmeye niyetlendiği sınır değişiklikleri ile hem­fikir olduğunu açıkladığına değindi ve şunu söyledi:

 

«Böylesi akılcı bir düzenlemeye yardımcı olmak, İngiliz önerisinin hedefidir.»

 

Kayıtta belirtildiğine göre, Henderson aynı görüş­mede, Chamberlain'in «kollektif güvenlik ve benzeri gi­bi uluslararası safsataların maskesini amansızca düşüre­rek büyük bir cesaret gösterdiğini...» açıklamaktadır.

Henderson sunu ekledi: «Bundan dolayı İngiltere, zorlukların ortadan kaldırılmasına hazır olduğunu açık­lamakta ve Almanya'ya da buna hazır olup olmadığı so­rusunu yöneltmektedir.»*

 

Ribbentrop, Henderson'un dikkatini Viyana'daki İngiliz elçisinin Avusturya'daki olaylar üzerine von Papen'e karşı görüşlerini «dramatik» bir biçimde dile ge­tirdiğine dikkat çekerek görüşmeye katıldığında, Hen­derson, meslektaşının açıklaması ile kendi arasına der­hal sınır çekerek, «onun, bizzat Sir Neville Henderson'un, iltihaktan yana ne kadar sık tavır takındığını» hatırlattı.

 

İngiliz diplomasisi savaştan önce bu dili kullanıyor­du.

 

Bu anlaşmadan hemen sonra, 12 Mart 1938'de, Hit­ler, İngiltere ile Fransa'nın hiçbir direnişi ile karşılaşmaksızın, Avusturya'yı işgal etti. Bu anda yalnızca Sov­yetler Birliği, uyarıcı sesini yükseltti ve bilmem kaçıncı kez, saldırı tehdidi altında bulunan ülkelerin bağımsız­lığının kollektif önlemlerle korunması için çağrıda bu­lundu. Sovyet Hükümeti hemen; 17 Mart 1938'de «gecik­meksizin Milletler Cemiyeti'nde ya da Milletler Cemiye­ti dışında saldırının daha fazla gelişmesini durdurmayı ve güçlenen yeni bir dünya katliamı tehlikesini bertaraf etmeyi amaçlayan diğer güçlerle birlikte pratik önlem­leri tartışmaya»** hazır olduğunu dile getirdiği bir notayı güçlere verdi, İngiliz Hükümeti'nin Sovyet notasına verdiği cevap, İngiliz Hükümeti'nin Hitler saldırısının bu planlanın engellemeye gönlü olmadığını kanıtlamak­tadır.

Cevapta, «saldırıya karşı koordineli eylem» amacıy­la bir konferansın, «Majestelerinin Hükümetinin görü­şüne göre zorunlu olarak Avrupa barışı perspektifi üzerine öylesine olumlu bir etkisi olmayacaktır»*, deni­yordu.                  

 

Alman saldırısı ve Avrupa'da savaş hazırlığı zinciri­nin bundan sonraki halkası, Çekoslovakya'nın Almanya tarafından işgali oldu. Avrupa'da savaşın başlatılmasının bu son derece önemli adımı da, Hitler tarafından ancak İngiltere ve Fransa'nın doğrudan yardımı ile atılabilir­di.                                

 

Daha 10 Temmuz 1938'de, Londra'daki Alman Büyükelçisi Dirksen, Berlin'e şunu bildirdi:

 

İngiltere, «Almanya ile uyuşmayı, en özsel program noktalarından biri yaptı; bundan dolayı, Almanya'yı, bir kabine oluşumu için sözkonusu olabilecek İngiliz politikacılar kombinasyonu için­de gösterilebilecek en büyük anlayışla karşılamak­tadır.»**

 

Dirksen şöyle yazıyor:

 

İngiliz Hükümeti, «özsel noktalarda, Almanya tarafından savunulan ilkelere yaklaştı: Sovyetler Birliği'nin, Avrupa'nın kaderinin tayin edilmesin­den dıştalanması; Milletler Cemiyeti'nin aynı gö­revden dıştalanması; ikili görüşmelerin ve anlaş­maların amaca uygunluğu...»***                     .

 

Ayrıca Dirksen Berlin'e, İngiliz Hükümeti'nin, «Almanya'nın diğer haklı taleplerinin yerine getirilmesi» için büyük kurban vermeye hazır olduğunu bildirdi.

 

Dirksen'in Berlin'e gönderdiği haberinde anlamlı bir şekilde bildirdiği gibi, demek ki gerçekten de İngiliz Hükümeti ile Hitler arasında dış politik planlarda geniş çaplı bir uyuşma sağlanmıştı.

 

Doğrudan Münih anlaşmasına ilişkin herkesin bildi­ği olguları hatırlatmaya artık gerek yoktur. Ama, İngiliz ve Fransız Hükümet temsilcilerinin 19 Eylül 1938'de; yani Hitler'in, bu amaçla uçakla Hitler'in Berctesgaden'deki konağına gelen Chamberlain ile görüşmesinden dört gün sonra, Çekoslovak Hükümeti'nden, esas olarak Sü­det Almanlarının yaşadığı Çekoslovak bölgelerini Al­manya'ya bırakmasını talep ettikleri unutulmamalıdır. Bu taleplerini, aksi taktirde barışı sürdürmenin ve Çe­koslovakya'nın hayati çıkarlarını korumanın olanaksız olduğu ile gerekçelendirdiler. Hitler saldırısının İngiliz ve Fransız velinimetleri, ihanetlerini, Çekoslovak devletinin yeni sınırları için uluslararası güvenceler vaadi ile örtmeye ve «Avrupa'nın barışa kavuşturulmasına bir katkı» olarak sunmaya çalıştılar.*

 

20 Eylül'de Çekoslovakya  Hükümeti, İngiltere ve Fransa'nın önerisine yanıt verdi. «Böylesi önerilerin ka­bul edilmesi (nin), devletin bütün yönlerden gönüllü olarak ve tümüyle sakatlanmasına eşit olduğunu» açıkladı. Çekoslovak Hükümeti, «Çekoslovakya’nın, felce uğratıl­masının, tüm Orta ve Güney Avrupa'da derin politik değişiklikleri beraberinde getireceğine» dair İngiliz ve Fransız Hükümetleri'nin dikkatini çekti.        

 

Çekoslovak Hükümeti yanıtında şunu açıkladı:

 

«Orta Avrupa'daki ve genel olarak Avrupa'daki güçler dengesi ortadan kaldırılır; bu, tüm diğer devletler için, özellikle de Fransa için geniş çaplı sonuçları birlikte getirir.»             

 

Çekoslovak Hükümeti, görüş açılarını gözden geçir­meleri için «son bir çağrı» ile, İngiltere ve Fransa Hü­kümetlerine başvurdu ve bunun sadece Çekoslovakya'nın yararına değil, aynı zamanda dostlarının da yararı­na, tüm barış davasının ve Avrupa'nın sağlıklı gelişmesinin» yararına olduğunu vurguladı.

 

Ama İngiltere ve Fransa'nın iktidar sahipleri, kılla­rını bile kıpırdatmadılar.

 

Ertesi gün İngiliz Hükümeti, Çekoslovak Hüküme­ti'ne; İngiltere ve Fransa'nın ilk önerilerine verdiği ya­nıtı geri almasını ve İngiliz Hükümeti'nin sorumluluğu­nu üstlenemeyeceği bir durum yaratmadan önce «mese­leyi hızla ve ciddi bir şekilde ölçüp biçmesini» tavsiye ettiği bir cevap notası verdi. İngiliz Hükümeti devamla, Çekoslovakya tarafından önerilen arabuluculuğun şim­di kabul edilemez olduğuna inandığını vurguladı. İngiliz Hükümeti, deniyordu devamla İngiliz notasında, «Alman Hükümeti'nin, durumun Çekoslovak Hükümeti'nin önerdiği şekilde bir arabuluculuk yoluyla halledilebilece­ğine inandığını» varsayamaz.

 

İngiliz notası son olarak, Çekoslovak Hükümeti'ne yönelik olarak, İngiliz tavsiyesinin reddedilmesi halinde «daha sonra ortaya çıkacak durumda, yerinde bul­duğu önlemleri almakla serbest olduğu» şeklinde tehditkar bir bildirim içeriyordu.

 

29 ve 30 Eylül’de Münih’te yapılan Hitler, Chamberlain, Mussolini ve Daladier danışma toplantısı, daha önce barışa karşı komploya katılan elebaşılar tarafından tam olarak sahnelenen utanç verici pazarlığı sonuca ulaştırdı. Herhangi bir şekilde katılımı sağlanmaksızın, Çekoslovakya'nın kaderi üzerine karar verildi. Çekoslo­vakya temsilcileri, yalnızca, emperyalistler arasındaki görüşmelerin sonuçlarını hakirane bir şekilde bekleme­leri amacıyla Münih'e çağrıldılar.

 

İngiltere ve Fransa'nın tüm davranışı, İngiltere ve Fransa Hükümetleri'nin Çekoslovak halkına ve onun Cumhuriyeti'ne karşı bu duyulmamış ihanetinin; bu dev­letlerin politikasında kesinlikle tesadüfi bir görüntü olmadığına, aksine Hitler saldırısını Sovyetler Birliği'ne yöneltme hedefi güden bu politikanın en önemli halkası olduğuna ilişkin hiçbir kuşkuya yer bırakmadı.

 

Münih Anlaşmasının gerçek niteliğini J. V. Stalin daha o zaman ortaya çıkardı ve şunları söyledi: «Sov­yetler Birliği'ne karşı savaşa başlamasının yükümlülü­ğünün karşılığı olarak, Çekoslovakya'nın topraklan Al­manya'ya verildi.»*                       

 

İngiltere ve Fransa'nın yönetici çevreleri tarafından o dönemde izlenen bu politikanın özü, J. V. Stalin tara­fından Mart 1939'daki SBKP (B) XVIII. Parti Kongresi'nde aşağıdaki sözlerle ortaya kondu:

 

«Oysa, gerçeklikte, karışmama siyaseti, saldı­rıyı özendirme, savaşı  zincirlerinden  boşandırma ve dolayısıyla onu dünya savaşı haline dönüştürme anlamına gelir. Karışmama siyaseti, saldırganları kendi pis işlerinde rahatsız etmeme, örneğin Ja­ponya'yı Çin ile ve daha da iyisi Sovyetler Birliği ile bir savaşa girmekten engellememe; örneğin Al­manya'yı, Avrupa işleri içine batmaktan, Sovyetler Birliği ile bir savaşa girmekten engellememe; sa­vaşçı ülkeleri savaş çirkefine boylu boyunca batmaya bırakma; onları karşılıklı olarak birbirleri­ni güçten düşürüp tüketmeye bırakma, ve sonra da, yeterince güçten düşmüş olacakları zaman, ta­ze güçlerle sahneye girme, elbette «barış yararına ortaya çıkıp, güçten düşmüş savaşçı ülkelere kendi koşullarını dayatma çaba ve isteğini ele verir.»*

 

Aralarında ABD, Büyük Britanya ve Fransa'nın da olduğu çeşitli ülkelerin demokratik çevreleri, Münih Anlaşmasını öfke ve kararlı bir retle karşıladılar. Bu çevrelerin, İngiltere ve Fransa'nın iktidar Sahiplerinin Münih ihanetine nasıl tepki gösterdikleri, örneğin Sayers ve Kahn'ın ABD'de yayınlanan «Büyük Komplo. Sovyet Rusya'ya Karşı Gizli Savaş» adlı kitabında yeralan açık­lamalardan ortaya çıkmaktadır. Yazarlar, bu kitapta Mü­nih üzerine şunları yazıyor:

 

«Nazi Almanya'sının, faşist İtalya'nın, İngiltere ve Fransa'nın Hükümetleri Münih Paktını dün­ya gericiliğinin 1918'den bu yana rüyasını gördüğü Sovyet düşmanı «Kutsal İttifak'ı imzaladılar. Pakt Rusya'yı müttefiksiz bıraktı. Fransız-Sovyet Paktı, Avrupa'daki kollektif güvenliğin köşe direği, me­zara gömüldü. Çek Südet bölgesi, Nazi Almanyası’nın bir parçası haline geldi. 'Wehrmacht' için Doğu kapılan ardına kadar açıldı.»**

 

Sovyetler Birliği, Çekoslovakya trajedisinin bütün aşamalarında, Çekoslovakya'nın bağımsızlığını ve ulusal haklarını aktif şekilde savunan tek büyük güçtü. İngiltere ve Fransa Hükümetleri, kendilerini kamuoyu önünde haklı çıkarabilmek için, tam bir ikiyüzlülükle, Sovyet­ler Birliği'nin Çekoslovakya ile yaptığı yardımlaşma an­laşmasından doğan yükümlülüklerini yerine getirip getir­meyeceğini bilmediklerini açıkladılar.

Onlar, bilerek yalan söylediler; çünkü Sovyet Hükümeti tüm kamuoyu önünde, Fransa'nın Çekoslovakya'yı korumak amacıyla eşzamanlı müdahalesini öngören anlaşma koşullarıyla uyum içinde, Çekoslovakya'dan yana Almanya'ya karşı müdahale edeceğini açıklamıştı. Ama Fransa, yüküm­lülüklerini yerine getirmeyi reddetti.

Sovyet Hükümeti bundan bağımsız olarak, Münih Anlaşmasının imzalanmasından hemen önce, yeniden, Çekoslovakya'nın pratik olarak desteklenmesi ve barışın korunması için pratik önlemler amacıyla uluslararası bir konferansın toplanmasını arzuladığını açıkladı.

Çekoslovakya'nın işgal edilmesi bir olgu haline gelip, emperyalist ülkelerin hükümetleri bu oldu-bittiyi birbiri ardına kabul ettiğinde, Sovyet Hükümeti 18 Mart tarihli notasında, Çekoslovakya'nın İngiltere ve Fransa'nın yardımı ile Hitler Almanya'sı tarafından işgal edil­mesini, bir keyfilik ve saldırı eylemi olarak damgaladı. Sovyet Hükümeti, aynı notada, Almanya'nın dav­ranış biçiminin genel barışı son derece tehlikeye düşür­düğünü, «Orta Avrupa'da politik istikrarı zedelediğini, Avrupa'da halihazırda oluşturulmuş olan huzursuzluk unsurlarını güçlendirdiğini ve halkların güvenlik duygu­sunu yeniden sarstığını»* vurguladı.

 

Ama iş, Çekoslovakya'nın Hitler'e  terkedilmesiyle kalmadı, İngiltere ve Fransa Hükümetleri, yarış ederce­sine, Hitler Almanya'sı ile kapsamlı politik anlaşmalar imzaladılar. 30 Eylül 1938'de Chamberlain ve Hitler, Mü­nih’te bir İngiltere-Almanya deklarasyonu imzaladılar. Deklarasyonda şöyle deniyordu:

 

«Bugün, bir görüşme daha yaptık ve Alman-İngiliz ilişkileri sorununun her iki ülke ve Avrupa için her şeyden önemli olduğu konusunda hemfikiriz. 

 

Biz, dün akşam imzalanan anlaşmayı ve Alman-İngiliz filo anlaşmasını, her iki halklarımızın birbirlerine karşı asla savaş yürütmeme isteğinin bir sembolü olarak görüyoruz.

 

Her iki ülkeyi ilgilendiren diğer sorunların da danışma yöntemi ile ele alınması ve Avrupa'daki barışın böylelikle güvence altına alınabilmesi amacıyla görüş ayrılıklarının olası nedenlerini ortadan

kaldırma konusunda kararlıyız.»**

 

Bu bir İngiliz-Alman karşılıklı saldırmazlık dekla­rasyonu idi.

 

6 Aralık 1938'de, Bonnet ve Ribbentrop, İngiliz-Alman deklarasyonuna benzer bir Fransız-Alman deklaras­yonu imzaladılar. Bu deklarasyonda, Alman ve Fransız Hükümetlerinin; Almanya ve Fransa arasındaki barışçıl ve iyi komşuluk ilişkilerinin; Avrupa'daki koşulların istikrarı ve genel barışın korunması için en önemli önko­şullardan biri olduğu konusunda hemfikir oldukları ve her iki hükümetin de ülkeleri arasındaki böylesi iyi iliş­kileri sürdürmek için her şeyi yapacakları söyleniyordu. Deklarasyonda, Fransa ile Almanya arasında hiçbir toprak anlaşmazlığının kalmadığı ve aralarında varolan sınırın nihai olduğu saptanıyordu. Deklarasyonda son ola­rak, her iki hükümetin de, üçüncü güçlerle olan özel ilişkilerine zarar vermeksizin, kendi ülkelerini ilgilendi­ren tüm sorunlarda birbirleriyle temas halinde bulun­maya ve bu sorunların daha sonraki gelişmeleri içinde uluslararası karışıklıklara yol açması durumunda, bir­birine danışmaya kesin kararlı oldukları söyleniyordu.

 

Bu, bir Fransız-Alman karşılıklı saldırmazlık dekla­rasyonu idi.

 

Aslında, hem İngiltere hem de Fransa, bu sözleşme­lerin yapılmasıyla, Hitler'le bir saldırmazlık anlaşması imzaladılar.                              -

 

Hitler Almanyası ile yapılan bu anlaşmalarda, İngiliz ve Fransız Hükümetlerinin; Münih ve benzeri an­laşmaların Hitler saldırısına Doğu, Sovyetler Birliği ka­pısını açtığı umuduyla, Hitler saldırısı tehlikesini kendilerinden uzaklaştırma çabası günyüzüne çıkmaktadır.

 

Bu şekilde, «Rusya olmaksızın Avrupa'nın birleşti­rilmesi» için gerekli politik önkoşullar yaratıldı.

 

Olaylar, Sovyetler Birliği'nin tümden tecrit edilme­sine doğru yol alıyordu.

 

III ) SOVYETLER BİRLİĞİ'NİN TECRİT EDİLMESİ SOVYET-ALMAN SALDIRMAZLIK ANTLAŞMASI

 

Çekoslovakya'nın işgalinden sonra, faşist Almanya, apaçık bir şekilde, tüm dünyanın gözleri önünde savaşa hazırlanmaya başladı.   İngiltere ve Fransa   tarafından cesaretlendirilen Hitler, her türlü dikkati elden bıraktı ve Avrupa sorunlarının barışçıl çözülme yanlısı rolünü oynamaya son verdi. Savaş öncesi dönemin en hareketli ayları başladı. Her geçen günün insanlığı örneği görül­memiş bir savaş felaketinden daha da yaklaştırdığı, da­ha o zamandan açıktı.

 

O dönemde bir yanda Sovyetler Birliği'nin ve diğer yanda Büyük Britanya ve Fransa'nın politikası nasıl­dı?                      

 

ABD'deki tarih çarpıtıcılarının bu soruyu yanıtlamaktan kaçma çabaları, sadece, onların vicdanen rahat olmadıklarını gösterir.

 

İşin doğrusu şudur ki, İngiltere ve Fransa, ABD'nin yönetici çevrelerinin desteğiyle, savaşın kapıda beklediği, felakete gebe 1939 ilkbahar ve yazında, daha önceki politik çizgilerine sımsıkı sarılmışlardır. Onların bu politikaları, Hitler Almanya'sının Sovyetler Birliği'ne karşı provokatörce kışkırtılmasından oluşuyordu.   Bu politi­ka kandırma amaçlarıyla, yalnızca Sovyetler Birliği ile işbirliğine hazır olma üzerine ikiyüzlü boş lakırdılarla değil, aynı zamanda izlenen politik çizgiyi dünya kamu­oyu önünde gizlemeye hizmet etmesi düşünülen bazı ba­sit diplomatik manevralarla yaldızlanmıştı.

 

Bu manevralara öncelikle, İngiltere ve Fransa'nın 1939'da Sovyetler Birliği ile başlamayı kararlaştırdıkları görüşmeler dahildi. Kamuoyunu kandırabilmek için, İngiltere ve Fransa'nın yönetici çevreleri bu görüşmeleri, Hitler saldırısının daha da yayılmasını önlemek için cid­di bir çaba olarak göstermek istiyorlardı. Ancak olayla­rın daha sonraki gelişmesi, İngiltere ve Fransa'nın bu görüşmeleri başından beri kendi ikili oyunlarında yal­nızca yeni bir manevra olarak gördüklerini tümüyle açığa çıkardı.

 

Bu, İngiltere ve Fransa Hükümetleri'nin Sovyetler Birliği ile sürdürdükleri görüşmelerin içyüzünü elbette bilen Hitler Almanya'sının önderliği için de açıktı. Sov­yet ordusunun Hitler Almanyası'nın altedilmesi sırasın­da elde ettiği belgelerden anlaşıldığı gibi, örneğin, Londra'daki Alman Büyükelçisi Dirksen, Alman Dışişle­ri Bakanlığına yazdığı 3 Ağustos 1939 tarihli bir rapor­da bu görüşmeler üzerine şunları yazıyordu:

 

«... burada, Almanya ile gerçek bir anlaşma, karşısında diğer güçlerle son aylarda yapılan bağ­lantıların, Almanya ile birlik sağlama şeklindeki biricik önemli ve erişilmeye değer hedefe bir kez gerçekten ulaşılması halinde, geçerliliklerini yitire­cek olan yardımcı araçlar olduğu duygusu hakim­di.»

 

Bu görüş, Londra'daki durumu gözlemleyen tüm Al­man diplomatları tarafından paylaşılıyordu.

 

Berlin'e gönderdiği diğer bir gizli raporda Dirksen, , şunları yazıyordu:

 

«İngiltere, kendisini, silahlanma ve müttefikleri yo­luyla güçlendirmek ve mihvere eşit kılmak istiyor, ama aynı zamanda görüşmeler yoluyla Almanya ile bir anlaş­ma yapmak istiyor.»*

 

İftiracılar ve tarih çarpıtıcıları, bu belgeler savaş öncesinin son aylarındaki durumu projektörle aydınlat­tığından, bunları gizli tutmaya çalışıyorlar. Bu durumun gerçek bir değerlendirmesini yapmadan, savaşın ön ta­rihini gerçekte olduğu gibi kavramak mümkün değildir. İngiltere ve Fransa, Sovyetler Birliği ile görüşmeleri baş­lattıklarında ve Polonya, Romanya ve diğer bazı devlet­lere güvence verdiklerinde, ABD'nin yönetici çevreleri­nin desteğiyle Hitler Almanya'sının saldırısını Doğu'ya, Sovyetler Birliği'ne yöneltmeyi amaçlayan bir anlaşma­ya dayanan ikili bir oyun oynuyorlardı.

 

Bir yanda İngiltere ve Fransa, ve diğer yanda Sov­yetler Birliği arasındaki görüşmeler, Mart 1939'da baş­ladı, ve yaklaşık dört ay sürdü.

 

Bu görüşmelerin gidişatının da tüm açıklığıyla gös­terdiği gibi, Sovyetler Birliği Batılı güçlerle, Almanya'yı en azından Avrupa'da bir savaşı başlatmadan önceki son anda durdurabilecek olan kapsamlı ve eşit haklara da­yalı bir anlaşma için çaba gösterdi. Oysa İngiltere ve Fransa Hükümetleri, ABD'den aldıkları yardımla, kendilerine bambaşka hedefler çiziyorlardı. Başkalarını ken­dilerinin hamalı olarak kullanmaya alışık olan İngiltere ve Fransa'nın yönetici çevreleri, İngiltere ve Fransa kendilerini Sovyetler Birliği'ne karşı herhangi bir yü­kümlülükle bağlamazlarken; Sovyetler Birliği'ne, bu kez de, olası bir Hitler saldırısına karşı savunmada tüm yükü Sovyetler Birliği’nin sırtına yükleyecek yükümlü­lükler dayatmaya çaba gösteriyorlardı.

 

İngiltere ve Fransa'nın iktidar sahipleri, bu manev­rayı başarabilselerdi, ana hedefleri olan Almanya ile Sovyetler Birliği'ni mümkün olduğunca kısa zamanda çatıştırmayı gerçekleştirmeye önemli ölçüde yaklaşmış olacaklardı. Ama Sovyet Hükümeti bu niyeti anladı. Gö­rüşmelerin bütün aşamalarında, Batılı güçlerin diplomatik hilelerinin ve entrikalarının karşısına, yalnızca bir tek amaca, Avrupa'da barışın sağlanması amacına hizmet edecek olan açık ve berrak önerilerini koydu.

 

Bu görüşmelerde ortaya çıkan tüm değişiklikleri hatırlatmaya gerek yok. Yalnız bazı çok önemli anlar, kafalarda tekrardan canlanmalıdır. Sovyet Hükümeti'nin bu görüşmelerde koyduğu koşulları anımsatmak yeterlidir: İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği arasın­da, saldırganlığa karşı etkin bir yardımlaşma anlaşma­sının imzalanması; İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği'nin, SSCB'nin Avrupa'daki tüm komşuları da dahil olmak üzere, Orta ve Doğu Avrupa devletlerine güvence vermesi; İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği arasında, saldırganların saldırısı hafinde, bu devletler tarafından hem birbirlerine ve hem de güvence verilen devletlere verecekleri acil ve etkin yardımın biçimleri ve boyutu üzerine somut bir askeri anlaşmanın imzalanması.*

 

SSCB Yüce Sovyetinin 31 Mayıs 1939 tarihli üçün­cü oturumunda V.M. Molotov, bu görüşmeler sırasında yapılan iki İngiliz-Fransız önerilerinin karşılık ve eşit yükümlülük temel ilkesinden eser taşmadıklarını; her­kes için eşit haklara dayanan sözleşmelerin mutlak zorunluluk olduğunu dile getirdi.

 

«Kendi aralarında ve Polonya ile karşılıklı yar­dımlaşma üzerine paktlarla saldırganların doğru­dan saldırısına karşı kendilerine güvenceler sağla­yan ve saldırganların Polonya ve Romanya'ya saldırısı halinde Sovyetler Birliği'nin yardımını garan­tilemeye çalışan İngilizler ve Fransızlar», dedi V. M. Molotov, (SSCB'nin, kendi açısından, saldırganların doğrudan Sovyetler Birliği'ne saldırısı halin­de bu ülkelerin yardımına güvenip güvenemeyeceği sorusunu açık bıraktıkları gibi; Sovyetler Birliği' ne komşu olan, Sovyetler Birliği'nin kuzey-batısına düşen küçük devletlere güvence vermeye —eğer bunlar saldırganların saldırısı karşısında tarafsızlıklarını koruyabilecek durumda olmazlar­sa— katılmaya hazır olup olamadıkları sorusunu da açık bıraktılar. Böylece Sovyetler Birliği için dezavantajlı bir durum ortaya çıktı.»

 

İngiltere ve Fransa temsilcileri, saldırganın doğru­dan bir saldırısı durumunda, İngiltere, Fransa ve Sov­yetler Birliği'nin karşılıklı yardımlaşma ilkesi ile, karşılıklılık koşulu alfamda hemfikir olduklarını öne sürdürseler de buna, bu onayı tümüyle hayalci kılan bir dizi sakınca eklediler.

 

Bunun dışında İngiltere ve Fransa'nın önerileri, Sovyetler Birliği'nin yardımını, kendilerinin güvence sö­zü verdikleri ülkeler için öngörüyordu, ama Sovyetler Birliği'nin kuzey-batı sınırındaki ülkelere, Baltık devletlerine saldırganın saldırısı halinde kendi yardımları üzerine ağızlarını bile açmadılar.

 

Bu düşüncelerden yola çıkan V. M. Molotov, Sovyetler Birliği'nin kuzey-batı sınırındaki ülkelere aynı gü­venceler verilmeksizin, Sovyetler Birliği'nin bir grup devlet açısından hiçbir yükümlülük üstlenemeyeceğini açıkladı.

Şu da anımsatılmalıdır: Britanya'nın Moskova Bü­yükelçisi Seeds, 18 Mart 1939'da, Sovyetler Birliği'nin Romanya'ya karşı bir Hitler saldırısı halinde —bunun hazırlığı üzerine İngilizlerin elinde bilgi vardı— nasıl davranacağı sorusuyla Dışişleri Halk komiserine başvurduğunda; Sovyetler Birliği ise bu koşullar altında İngiltere'nin ne yapmayı düşündüğü karşı sorusunu sorduğunda, Seeds yanıt vermekten kaçındı ve coğrafik olarak bakıldığında Sovyetler Birliği'nin Romanya'ya İngiltere'den daha yakın olduğunu belirtti.

Yani ilk adımdan itibaren, İngiltere'nin yönetici çevrelerinin, Sovyetler Birliği’ni belli yükümlülüklerle bağlama, ama kendilerini dışta tutma çabası tümüyle ortaya çıktı. Bu bayağı yöntem, tüm görüşmeler boyun­ca sistemli bir şekilde sürekli yeniden kullanıldı.

 

İngiliz başvurusuna verdiği cevapta, Sovyet Hükü­meti, en çok ilgisi olan ülkelerin —Büyük Britanya, Fransa, Almanya, Polonya, Türkiye ve Sovyetler Birli­ği— temsilcilerinin katılacağı bir danışma toplantısı dü­zenlenmesini önerdi. Sovyet Hükümetinin görüşünce, böylesi bir danışma toplantısı, gerçek durumu açıklığa kavuşturmak ve katılanların tavırlarını saptamak için en iyi olanakları sunuyordu. Ama İngiliz. Hükümeti, Sovyet önerisinin çok zamansız olduğu şeklinde yanıt verdi.

 

Saldırıya karşı mücadele etmek için somut önlem anlaşmayı olası kılabilecek bir konferans toplamak ye­rine, İngiliz Hükümeti 21 Mart 1939'da Sovyet Hükümeti'ne, kendisi, Fransa ve Polonya ile, imzalayan hükümet­lerin, «herhangi bir Avrupa devletinin bağımsızlığının» tehlikeye düşmesi halinde «ortaklaşa direniş göstermek için hangi adımların atılabileceği üzerine birbirlerine danışmakla» kendilerini yükümlü kıldıkları bir dekla­rasyon imzalamalarını önerdi. İngiliz Büyükelçisi, kendi önerisinin kabul edilebilirliğini kanıtlamaya çalıştı ve deklarasyonun gayetle bağlayıcı olmayan bir şekilde formüle edilmiş olmasını özellikle vurguladı.

 

Böyle bir deklarasyonun, saldırgandan gelen tehdide karşı mücadele etmek için ciddi bir araç olarak hizmet edemeyeceği tamamen açıktı. Ancak Sovyet Hükü­meti, bu denli az şey vaat eden bir deklarasyonun bile, saldırganın gemlenmesinde belirli bir ilerlemeyi temsil edebileceği görüşündeydi ve İngiliz önerisiyle hemfikir olduğunu açıkladı. Ama daha l Nisan 1939'da, Moskova'daki Britanya Büyükelçisi, İngiltere'nin ortaklaşa bir deklarasyonun artık sözkonusu olamayacağı görüşünde olduğunu bildirdi.

 

İki haftalık bir gecikmeden sonra, İngiliz Dışişleri Bakanı Halifax, Moskova'daki büyükelçisi aracılığıyla, Sovyet Hükümeti'nin; «Sovyetler Birliği'nin herhangi bir Avrupalı komşusuna karşı bir saldırı eylemi halinde direniş gösterildiğinde, temenni edilirse, Sovyetler Birli­ği'nin yardımına güvenilebileceği» şeklinde bir açıklama yapması önerisini getirdi.

 

Bu önerinin özü, Letonya, Litvanya, Estonya ve Fin­landiya'ya karşı bir Alman saldırı eylemi halinde, Sov­yetler Birliği'nin; İngiltere herhangi bir yardım yüküm­lülüğü üstlenmeksizin; bu ülkelere yardım etmekle yü­kümlü kılınmasaydı, yani Sovyetler Birliği Almanya ile tek başına bir savaşa bulaşmalıydı. İngiltere'nin kendilerine güvenceler verdiği Polonya ve Romanya'ya gelin­ce, Sovyetler Birliği bunlara da saldırıya karşı yardım etmeliydi. Ama bu durumda da İngiltere, Sovyetler Birliği ile birlikte hiçbir yükümlülük üstlenmek istemiyordu. Kendine hareket serbestisi bırakıyordu ve Polonya, Ro­manya ve Baltık devletlerinin bu öneri gereğince Sov­yetler Birliği'ne karşı herhangi bir yükümlülük üstlen­mediklerinden; sözetmeyi bir yana bırakalım, kendisine dilediği manevra için yeterli alanı güvence altına alıyor­du.

 

Ancak Sovyet Hükümeti, bir Hitler saldırısına karşı diğer güçlerle birlikte ortaklaşa mücadele için anlaşma sağlamak üzere bir tek olanağı bile kaçırmak istemiyor­du. Hiçbir gecikmeye yol açmaksızın, İngiliz Hükümetine bir karşı öneri götürdü. Bu öneri şunlardan oluşu­yordu: Birincisi, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa, bu devletlerden birine karşı bir saldırıya girişildiğinde, birbirlerine askeri yardım da dahil olmak üzere her türlü yardımı derhal yapmakla kendilerini yükümlü kılmalıdırlar; ikincisi, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa kendilerini, Baltık Denizi ile Karadeniz arasında yer alan, Sovyetler Birliği ile sınırları olan Doğu Avru­pa ülkelerine, bu devletlere karşı bir saldırı halinde, askeri yardım da dahil olmak üzere, her türlü yardımı yapmakla yükümlü kılmalıdırlar. Üçüncü ve son ola­rak, Sovyetler Birliği, Fransa ve İngiltere, kendilerini, yukarıda sözü edilen her iki halde bu devletlere verilecek askeri yardımın boyutlarını ve biçimlerini eh kısa za­manda saptamakla yükümlü kumalıdırlar.

 

Bunlar, Sovyet önerisinin en önemli noktalarıydı. Sovyetler Birliği'nin önerisi ile Büyük Britanya'nın önerisi arasındaki temel fark, Sovyet önerisi saldırıya kar­şı ortak hareket için gerçekten etkin önlemler içerdiğin­den, rahatlıkla görülebilmektedir.

 

Üç hafta boyunca, bu önerilere İngiliz Hükümeti'nden hiçbir yanıt gelmedi.

Bu durum, İngiltere'de artan huzursuzluğa yol açtığından, İngiliz Hükümeti nihayet, kamuoyunu aldatmak için yeni bir manevra icat etmek zorunda kaldı.

 

8 Mayıs'ta, İngiliz yanıtı, daha doğrusu İngiliz kar­şı önerisi Moskova'ya ulaştı. Sovyet Hükümetine yeni­den, «Büyük Britanya ve Fransa'ya, (Belçika, Polonya, Romanya, Yunanistan ve Türkiye'ye karşı) bu yüküm­lülüğün yerine getirilmesinden doğan düşmanlıklar halinde, Sovyet Hükümeti'nin yardımını, temenni edildi­ğinde, derhal hazır olduğu ve olası kararlaştırılacak bi­çimde ya da olası kararlaştırılacak koşullar altında sağ­lanacağı yükümlülüğünü üstleneceği» şeklinde tekyanlı bir açıklama yapması önerildi.

 

Bu önerilerde de sözkonusu olan, Sovyetler Birliği' nin tekyanlı yükümlülükleri idi. O, kendisini, Sovyetler Birliği'ne karşı Baltık Cumhuriyetleri açısından kesin­likle hiçbir yükümlülük üstlenmeyen İngiltere ve Fran­sa'ya karşı yardımla yükümlü kılmalıydı, İngiltere böy­lelikle, Sovyetler Birliği'ni hiçbir bağımsız devlet için kabul edilemez ve çekilemez olan mağdur bir duruma sokmak istiyordu.            

 

İngiliz önerisinin Moskova'dan çok Berlin için yapıldığını anlamak; kolaydır. Almanya, Sovyetler Birli­ği'ne saldırmaya davet ediliyor ve Alman saldırısının Baltık üzerinden gerçekleşmesi koşuluyla, İngiltere ve Fransa'nın tarafsız kalacaklarının işareti veriliyordu.

 

Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa arasındaki gö­rüşmeler, Polonya'nın Moskova Büyükelçisi Grzibovski’nin 11 Mayısta, «Polonya'nın SSCB ile bir yardımlaşma anlaşması imzalamayı mümkün görmediği...» şeklinde bir açıklama yapmasından sonra daha da karmaşıklaştı.

 

Polonya temsilcisi böyle bir açıklamayı, elbette ancak İngiltere ve Fransa'nın hükümet çevrelerinin bilgisi ve onayı ile yapabilirdi.

 

İngiltere ve Fransa temsilcileri Moskova'daki gö­rüşmeler sırasında öylesine provokatörce davrandılar ki, Batılı güçlerin yönetici çevrelerinde bile böylesi kaba bir oyunu eleştiren kişiler çıktı. Örneğin Lloyd Ge­orge, 1939 yazında, İngiliz politikasının yöneticilerine karşı, Fransız «Ce Soir» gazetesinde keskin bir makale yazdı, İngiltere ve Fransa'nın Sovyetler Birliği ile görüşmelerinin içine battığı sonsuz zorlukların nedenleri üze­rine Lloyd George, bunun yalnızca bir yanıtının bulun­duğunu yazdı:

 

«Neville Chamberlein, Halifax ve John Simon, Sovyetler Birliği ile bir anlaşma istemiyorlar.»

 

Lloyd George için açık olan şey, Batılı güçlerin Sov­yetler Birliği ile ciddi bir anlaşmayı düşünmediklerini, aksine başka bir hedef izlediklerini, yani Hitler'i en kısa zamanda Sovyetler Birliği'ne saldırtana hedefi güttükle­rini çok iyi kavrayan Hitler Almanya'sının kodamanları için elbette daha az açık değildi. Almanya ile bir savaş halinde Sovyetler Birliği elverişsiz bir duruma sokula­rak, ona bu saldırı için belirli bir ödül konuyordu.

 

Buna ek olarak Batılı güçler, Sovyet Birliği ile gö­rüşmeleri sonsuza dek uzattılar ve öze ilişkin sorunları önemsiz ek önergeler ve sayısız varyasyon batağı içinde kaybettiler. Herhangi bir gerçek yükümlülüğün sözkonusu olduğu her defasında, bu güçlerin temsilcileri, san­ki neyin sözkonusu olduğunu kavramadıkları görüntü­sünü takınıyorlardı.

 

Mayıs'ın sonunda İngiltere ve Fransa, önceki biçim­lerini bazı açılardan düzelten, ama Sovyetler Birliği için son derece önemli olan Sovyetler Birliği'nin kuzey-batı sınırındaki üç Baltık cumhuriyeti için bir güvence soru­nunu önceden olduğu gibi yine açık bırakan yeni öneri­ler yaptılar.

 

İngiltere ye Fransa'nın iktidar sahipleri böylelikle, kendi ülkelerinin kamuoyunun baskısı altında lafta bel­li tavizler vermelerine rağmen, önceki çizgilerini sürdür­düler ve önerilerine, kendilerinin de pekâlâ iyi bildikle­ri gibi, bu önerileri Sovyetler Birliği için kabul edilemez duruma getiren sakıncalar eklediler.

İngiltere ve Fransa temsilcilerinin davranışları Mos­kova görüşmeleri sırasında o kadar yakışıksızdı ki, V.M. Molotov, 27 Mayıs 1939'da, İngiliz elçisi Seeds ve Fransız ataşesi Payart'a, onlar tarafından sunulan Avrupa'daki saldırgana karşı ortak direniş üzerine anlaş­ma taslağının, SSCB, İngiltere ve Fransa'nın karşılıklı yardımlaşması îçin etkili bir plan içermediğini ve İngiliz ve Fransız hükümetlerinin Sovyetler Birliği ite buna uygun bir pakta ciddi bir ilgi duyduğunu bile kanıtla­madığını açıklamak zorunda kaldı. Burada dobra dobra, İngiliz önerisinin, İngiltere ve Fransa hükümetleri için, pakttan çok, pakt üzerine konuşmaların daha uygun ol­duğu anlamına geldiği söylendi. İngiltere ve Fransa'nın bu konuşmalara başka amaçlar için gereksinim duyma­ları mümkündür. Bu amaçlar Sovyet Hükümeti tarafın­dan bilinmemektedir. Sovyetler Birliği, bir pakt üzeri­ne konuşmalara değil, SSCB, İngiltere ve Fransa ara­sında, Avrupa'daki bir saldırıya karşı etkin karşılıklı yardımlaşmanın gerçekleşmesine ilgi duymaktadır. Sov­yet Hükümeti'nin bir pakt üzerine, SSCB'nin amacını bilmediği konuşmalara katılmaya niyetinin olmadığı ve Fransız ve İngiliz Hükümetlerinin, böylesi konuşmala­rı, bunlar için SSCB 'den daha uygun olan muhataplarla sürdürebilecekleri konusunda İngiltere ve Fransa tem­silcilerinin dikkati çekildi.

 

Moskova görüşmeleri sonsuzca uzadı. Görüşmelerin böylesine uygunsuz bir şekilde sürüncemede bırakılmasının nedenlerini, şunları yazan Londra «Times» gazete­si ağzından kaçırdı: «Rusya ile hızlı ve kararlı bir şekil­de kurulacak bir ittifak, diğer görüşmeler için engelleyici olabilir...»* «Times» burada «diğer görüşmeler»den sözettiğinde, belli M, İngiliz Denizaşırı Ticaret Bakam Robert Hudson ile, Hitler'in ekonomik danışmanlarından biri olan Dr. Helmut Wohltat arasında, Hitler Al­manya'sına verilecek —daha sonra değineceğimiz— çok büyük bir İngiliz kredisi üzerine sürdürülen görüşme­leri kastediyordu.

 

Bunun dışında, bilindiği gibi, bir basın haberine gö­re, Hitler'in «Wehrmacht»ının Prag'a girdiği gün, bir Federation of British Industries delegasyonu, Düsseldorf'ta, Alman büyük sanayii ile geniş çaplı bir anlaşma imzalanması için, görüşmeler yürütüyordu.

 

Göze çarpan bir durum da, Hitler’le görüşmeler için bizzat Chamberlain, hem de birçok kez, İngiltere'den Al­manya'ya giderken, Büyük Britanya'nın Moskova'daki görüşmelerin sürdürülmesiyle ilgili olarak ikinci dere­ceden kişileri görevli atamasıdır. Devamla, İngiltere tara­fından görüşmeler için SSCB'ne gönderilen Sir William Strang’in, Sovyetler Birliği ile herhangi bir anlaşma im­zalamak için hiçbir yetkiye sahip olmadığını saptamak da ilginçtir.

 

Sovyetler Birliği, olası saldırgana karşı mücadele önlemleri üzerine somut görüşmelere geçmeyi talep et­tiğinden, İngiltere ve Fransa Hükümetleri, Moskova'ya askeri misyonlar göndermeye hazır olduklarını açıkla­mak zorunda kaldılar. Ama bu misyonlar, Moskova yo­lunda, olağandan çok uzun bir süre harcadılar, ve Mos­kova'ya vardıklarında, bunların ikinci dereceden kişi­lerden oluştuğu ve üstelik herhangi bir anlaşma imza­lamak için yetkiye sahip olmadıkları ortaya çıktı. Bu ko­şullar altında askeri görüşmeler de, politik görüşmeler gibi sonuçsuz kaldı.

 

Batılı güçlerin askeri misyonları, bir Alman saldı­rısı halinde karşılıklı yardımlaşmanın araçları ve yolla­rı üzerine ciddi bir şekilde konuşmaya istekli olma­dıklarını hemen belli ettiler. Sovyet askeri misyonu, Al­manya ile ortak sının olmayan SSCB'nin, bir savaş çıkması halinde, İngiltere, Fransa ve Polonya'ya, Sovyet askeri birliklerine Polonya topraklarından geçiş izni ve­rilmesi koşulları altında yardım edebileceğinden-hareket etti. Ancak Polonya Hükümeti, Sovyetler Birliği'nin as­keri yardımını kabul etmeyeceğini açıkladı ve böylelik­le, Hitler saldırısından çok, Sovyetler Birliği'nin güçlen, meşinden korktuğunu gösterdi. Polonya'nın tavır, hem İngiliz ve hem de Fransız misyonu tarafından destek­lendi.

 

Askeri görüşmeler sırasında ayrıca, pakta katılan tarafların bir saldırı sırasında derhal sevkedecekleri as­keri kuvvetlerin sayısal gücü sorunu ortaya atıldı, İngilizler bununla ilgili olarak gülünç bir sayı verdiler: beş piyade tümeni ve bir mekanize tümeni cepheye sürecek­lerini açıkladılar. Ve İngilizler, bu öneriyi, Sovyetler Bir­liği'nin saldırgana karşı 136 tümen, 5000 orta ve ağır top, 10 000 civarında tank ve küçük savaş aracı, 5000'den fazla savaş uçağı vs. cepheye sürmeye hazır olduğunu açıkladığı anda yaptılar!

 

Buradan, İngiliz Hükümetinin, SSCB ile bir askeri anlaşmanın imzalanması üzerine görüşmeleri ne denli az bir ciddiye aldığı görülmekte­dir.

 

Yukarıdaki veriler, kendiliğinden ortaya çıkan şu sonuçlan doğrulamaya yeterlidir:

 

l — Sovyet Hükümeti, görüşmeler sırasında, kar­şılıklı yardımlaşmanın gerçekten etkin olması; yani po­litik bir anlaşmanın yanısıra, yardımlaşmanın boyutla­rını, biçimini ve süresini saptayan bir askeri anlaşmanın da yapılması koşullarında, saldırgana karşı İngiltere ve Fransa ile birlikte eşit haklar temelinde karşılıklı bir anlaşma yapmak için son derece büyük bir sabırla çaba gösterdi; çünkü olayların önceki tüm gelişmesi, an­cak böylesi bir anlaşmanın, tümüyle cezasız bırakıldığından ve Batılı güçler tarafından desteklendiğinden do­layı uzun yıllar boyunca şımartılan Hitlerci faşist saldırganların aklını başına getirebileceğini göstermişti.

 

2 — İngiltere ve Fransa'nın Sovyetler Birliği ile görüşmeler sırasındaki tavrı, İngiltere ve Fransa'nın politikalarının, barışın ve saldırgana karşı mücadelenin çıkarları ile hiçbir ortak yanı olmayan hedefler tarafından belirlenmesinden dolayı, bunların SSCB ile ciddi bir anlaşmayı asla düşünmediklerini tümüyle kanıtladı.

 

3 — İngiliz-Fransız politikasının sinsi niyeti, Hitler'e, SSCB'nin müttefikleri olmadığı, SSCB'nin tecrit olduğu, İngiltere ve Fransa'dan gelebilecek bir direnişle karşılaşma riski olmaksızın Hitler'in SSCB'ne saldırabileceği şeklinde işaret vermekten oluşuyordu.

 

Bu koşullar altında, İngiliz-Fransız-Sovyet görüşmelerinin bir fiyasko ile sonuçlanması şaşırtıcı değildir.

 

Bu fiyasko, elbette bir raslantı değildi. Batılı güç­lerin temsilcilerinin, ikili oyunlarında, başından beri gö­rüşmeleri başarısızlığa uğratmaya niyet ettikleri gide­rek daha da belirgenleşti. Olay, SSCB ile açık sürdürü­len görüşmelerin yanısıra, İngilizlerin kulis ardında Al­manya ile görüşmeler yapmaları ve bu görüşmelere eşi görülmemiş büyük önem biçmeleri idi.

 

Batılı güçlerin yönetici çevreleri, Moskova'daki gö­rüşmeleri ile öncelikle kendi ülkelerindeki kamuoyuna, güvenlik içinde olunduğu duygusunu vermeye ve savaşa sürüklenen halkları kandırmaya çaba gösterirken; Hit­ler faşistleri ile görüşmeler tamamen başka tarzda idi. İngiliz-Alman görüşmelerinin programı, kendi memurları Moskova'daki görüşmeleri sürdürürken, Hitler Almanya'sına kuşkuya yer bırakmayan talepler yönel­ten İngiliz Dışişleri Bakanı Halifax tarafından yeterince açık bir şekilde formüle edildi. 29 Haziran 1939'da Royal Institute of International Affairs'de verildi bir banketteki konuşmasında Halifax, «bugün dünyada endişe yaratan» tüm sorunlar üzerine Almanya ile anlaşmaya hazar olduğunu dile getirdi. Şunları söyledi:

 

«Böylesi yeni bir atmosferde, sömürgeler so­rununu, hammaddeler, ticari kısıtlamalar sorunla­rını, 'hayat alanı' verilmesi, silahlanmaların kısıt­lanması ve Avrupalıları ilgilendiren diğer birçok tartışmalı sorunu görüşebiliriz.»*

 

Halifax'a yakın olan tutucu «Daily Mail»in, daha 1933'te, Hitler faşistlerine SSCB'nden «hayat alanı» ko­parmasını önererek, «hayat alanı» sorununu ortaya at­tığı hatırlandığında, Halifax’ın açıklamasının gerçekte ne anlama geldiği üzerine en küçük bir kuşku bile kal­maz. Bu, Hitler Almanya'sına, dünyanın ve etki alan­larının paylaşımı üzerine anlaşma açık önerisi idi; bü­tün sorunları Sovyetler Birliği olmaksızın ve esas ola­rak da Sovyetler Birliği'nin sırtından çözme önerisi idi.

 

İngiltere temsilcileri, daha Haziran 1939'da, Londra' ya gelen Hitler'in dört yıllık plan maslahatgüzarı Wohltat tarafından temsil edilen Almanya ile son dere­ce gizli görüşmelere başladılar: İngiliz Denizaşırı Tica­ret Bakanı Hudson ve Chamberlain'in en yakın danış­manı G. Wilson, onunla görüşmelerde bulundular. Bu Haziran görüşmelerinin içeriği, halen geçici olarak dip­lomatik arşivlerin gizli dolaplarında saklıdır. Ama Wohltat, Temmuz'da Londra'ya yeni bir ziyaret yaptı ve görüşmelere yeniden başlandı. Bu ikinci görüşme raundunun içeriği, Sovyet Hükümetinin elinde bulunan ele geçirilmiş Alman belgelerinden bilinmektedir. Bun­lar kısa bir zamanda yayınlanacaktır.

 

Hudson ve Wilson, Wohltat'a ve daha sonra Londra'daki Alman Büyükelçisi Dirksen'e, tüm dünya­daki etki alanlarının paylaşılmasına ilişkin ve «ortak pazarlar üzerinde birbirleriyle ölesiye rekabet etme» olasılığını dıştalamaya ilişkin sözleşmeleri içeren geniş çaplı bir anlaşma için gizli görüşmeler yapma önerisi yaptılar. Bununla ilgili olarak, Almanya'nın Güney Av­rupa'da egemen olan etkisini teslim etmek öngörüldü. Dirksen, 21 Temmuz 1939 tarihli raporunda, Alman Dış­işleri Bakanlığına, Wohltat ile Wilson arasında görüşü­len programın politik, askeri ve ekonomik ilkeleri kap­sadığını bildirdi. Politik sorunlar arasında, bir saldır­mazlık paktının yaraşıra, «ana güçlerin, özellikle yani İngiltere ve Almanya'nın etki alanlarını belirlemeyi içe­ren»* bir karışmazlık paktına da özel dikkat sarfedildi.

 

Bu her iki paktın imzalanması ile bağlantılı sorun­ların görüşülmesi sırasında, Büyük Britanya temsilcile­ri, bu paktların imzalanması halinde, Hükümetlerinin Polonya'ya henüz yeni verilen güvenceleri geri çekeceği­ne ilişkin söz verdiler.

 

İngiliz-Alman anlaşması imzalandığı taktirde, İngilizler, Danzig sorununu ve Polonya Koridoru sorununu Polonya ile tek başına çözme işini Almanlara bırakmaya hazır olduklarını açıkladılar ve bu sorunun çözümüne müdahale etmeyeceklerine dair kendilerini yükümlü kılmak istediler.

 

Dirksen'in yakında yayınlanacak raporundan da belgesel olarak görüldüğü gibi, Wilson ayrıca, İngiltere ile Almanya arasında yukarıda sözkonusu edilen paktlar imzalandığında, İngiliz güvence politikasına fiilen son verileceğini onayladı. Dirksen, raporunda bu so­runla ilgili olarak şu notu düştü:

 

«O zaman Polonya, belli ölçüde Almanya  ile bas başa bırakılmış olur.»                   

 

Bütün bunlar, İngiltere'nin iktidar sahiplerinin, Po­lonya'ya verilen güvencelerle ilgili yazının mürekkebi bi­le kurumadan, Polonya'nın Hitler tarafından parçalan­masına hazır oldukları anlamına gelmekteydi.

 

İngiliz-Alman anlaşmasının imzalanmasıyla birlik­te, İngiltere ve Fransa'nın Sovyetler Birliği ile görüşme­lere başlarken önlerine koydukları hedefe ulaşılmış ve Almanya ile SSCB arasında bir çatışmanın hızla başla­tılması daha da kolaylaştırılmış olacaktı.

 

Son olarak, İngiltere ile Almanya arasındaki politik anlaşma, sömürgeler sorunu, hammaddelerin dağılımı, pazarların paylaşılması ve Almanya'ya büyük bir İngiliz kredisi verilmesi üzerine gizli sözleşmeleri kapsayan bir ekonomik anlaşma ile tamamlanmalıydı.

 

İngiltere iktidar sahiplerinin gözleri önünde, Al­manya ile sürekli bir barışa ulaşma ve Alman saldırısı­nı, severek söylendiği gibi, Doğu'ya, yani kendilerinden daha yeni «güvenceler» elde etmiş olan Polonya'ya, ve Sovyetler Birliği'ne «kanalize etme» şeklindeki imren­dirici manzara görünüyordu.                                      \

 

Tüm bunlardan sonra, iftiracıların ve tarih çarpı­tıcılarının bu olguları; savaşın böylelikle kaçınılmaz ha­le geldiği durumu kavramak için tayin edici önemde olan olguları, özenle suskunlukla geçiştirmeleri ve giz­lemeye çalışmaları şaşırtıcı mıdır?

 

Bu dönemde, İngiltere ve Fransa'nın, Hitler Alman­ya'sının savaşı başlatmasını önlemek için herhangi bir girişimde bulunmak şeklinde ciddi bir niyetinin olmadığı gibi; aksine, gizli Sözleşmeler ve anlaşmalar yoluyla, mümkün olan tüm provokasyonlarla Hitler Almanya'sını Sovyetler Birliği üzerine kışkırtmak amacıyla ellerin-den gelen her şeyi yaptıklarından artık kuşku duyulamazdı.

 

Hiçbir kalpazan, Sovyetler Birliği'nin bu koşullar altında şunlar arasında bir seçim yapma durumunda ol­duğu tayin edici olgusunu, ister tarihte olsun, isterse halkların bilincinde, karartmayı başaramaz:       

 

ya kendini korumak amacıyla, Almanya tarafından önerilen saldırmazlık antlaşmasının imzalanması önerisini kabul etme ve böylelikle Sovyet devleti tarafından güçlerini olası bir saldırgan saldırısına karşı daha iyi hazırlamak için kullanılacak barışı Sovyetler Birliği açısından belli bir dönem daha güvence altına alma;

 

ya da Almanya tarafından önerilen saldırmazlık antlaşmasını reddetme ve böylelikle, Sovyetler Birliği'nin tümüyle tecrit olacağı, kendisi için dezavantajlı bir durumda, Almanya ile silahlı bir çatışmaya kışkırtma­ları amacıyla Batılı güçler kampındaki provokatörlere olanak sağlama.

 

Bu durumda Sovyet Hükümeti, kendisini, seçimini yapmak ve Almanya ile bir saldırmazlık antlaşması im­zalamak zorunda gördü.

 

Bu seçim, o zaman ortaya çıkan durumda, Sovyet dış politikasının basiretli ve akılı bir adımı idi. Sovyet Hükümeti'nin bu adımı, başından beri büyük ölçüde, İkinci Dünya Savaşının Sovyetler Birliği ve diğer bü­tün barışsever halklar için başarılı bir şekilde bitmesini tayin etti.

Hitler faşistleri ile bir antlaşmanın imzalanmasının, SSCB'nin dış politik planına dahil olduğunu iddia etmek, kaba bir iftiradır. Tam tersine, SSCB sürekli ola­rak, saldırgan olmayan Batılı devletlerle eşitlik temelin­de kollektif güvenliği gerçekleştirmek amacıyla, Alman ve İtalyan saldırganlara karşı bir anlaşmaya varmak için çaba gösterdi. Ama bir anlaşma karşılıklı bir edimdir. SSCB, saldırıya, karşı mücadele amacıyla bir an­laşma için çaba gösterirken, İngiltere ve Fransa, SSCB' yi tecrit etine politikası, saldırganlara ödün verme poli­tikası, saldırıyı Doğu'ya, Sovyetler Birliği'ne yöneltme politikası izlemeyi tercih ettiklerinden, bunu sistemli bir şekilde reddettiler. Amerika Birleşik Devletleri, böy­lesi vahim bir politikayı önlemeye çalışmadığı gibi, ter­sine ona her türlü yardımı gösterdi. Amerikan milyarderlerine gelince; onlar sermayelerini Alman ağır sana­yine yatırmaya devam ettiler, silah sanayilerini geliştir­melerinde Almanlara yardım ettiler, ve böylelikle: «Av­rupalı baylar, korkmadan savaşı sürdürün, Allah'ın yardımıyla sürdürün savaşı; bu arada biz Amerikalı mil­yarderler sizin savaşınızdan kazanç sağlayalım ve yüz­lerce, milyon dolar ekstra kân ceplerimize indirelim» dercesine, Alman saldırganları silahlandırdılar.

Avrupa'daki bu durum karşısında, Sovyetler Birli­ği için yalnızca bir tek yolun, Almanya tarafından önerilen antlaşmayı kabul etme yolunun kaldığı açıktır. Bu, akla gelebilecek çıkış yollan arasında ne de olsa en iyi­siydi.

Nasıl M Sovyetler Birliği 1918'de, Batılı güçlerin düşmanca politikaları sonucu Almanlarla Brest-Litovsk barışını imzalamak zorunda kaldıysa, aynı şekilde Sov­yetler Birliği bu kez de, 1939 yılında, Brest barışından yirmi yıl sonra, İngiltere ve Fransa'nın aynı düşmanca politikası yüzünden, Almanlarla bir antlaşma imzala­mak zorunda kaldı.

 

Her türden iftiracının, SSCB'nin her şeye rağmen Almanlarla bir antlaşmaya girişmemesi gerektiği şek­lindeki gevezeliği, ancak gülünç olarak nitelenebilir. Ne­den, İngiltere ve Fransa'nın müttefiki olan Polonya 1934'te Almanlarla bir saldırmazlık antlaşması imzala­yabiliyor da, daha kötü bir durumda olan Sovyetler Bir­liği 1939'da böylesi bir antlaşma imzalayanlasın? Neden Avrupa'daki egemen güç faktörlerini oluşturan İngiltere ve Fransa 1938'de, Almanya ile ortaklaşa bir saldır­mazlık deklarasyonu imzalayabiliyor da, İngiltere ve Fransa'nın düşmanca politikası sonucu tecrit edilmiş olan Sovyetler Birliği, Almanlarla bir antlaşmaya girişemesin?

 

Sovyetler Birliği'nin, Avrupa'nın saldırgan olma­yan büyük güçleri arasında, Almanlarla bir antlaşma imzalamaya hazır olduğunu açıklayan en son güç oldu­ğu bir olgu değil midir?

Kuşkusuz, tarih çarpıtıcıları ye diğer gericiler, Sov­yet Hükümetinin, Sovyet-Alman antlaşmasını ustalıkla ülke savunmasının tamamlanması için kullanmayı ba­şarmasından, sınırlarını Batı'ya doğru kaydırmayı ve Alman saldırganların hiçbir engelle karşılaşmaksızın Doğu'ya doğru ilerlemesinin yolunu kapatmayı başar­masından, Hitler birliklerinin saldırılarına Narva-Minsk-Kiev hattından değil de, yüzlerce kilometre batıya düşen bir hattan başlamasından, SSCB'nin Anavatan Savaşın­da yok olmayıp, aksine savaştan muzaffer olarak çık­masından hoşnut değildirler. Ama bu hoşnutsuzluk, ar­tık, iflas etmiş politikacıların aciz öfkesi bölümünde kaldı.

 

Bu bayların öfkeden köpüren hoşnutsuzluğu, yalnız­ca, Sovyetler Birliği'nin politikasının doğru bir politika olduğu ve öyle de kaldığı seklindeki tartışmasız olgunun bir göstergesi olarak kavranabilir.

 

IV ) «DOĞU CEPHESİ»NİN OLUŞTURULMASI, ALMANYA'NIN SSCB’NE SALDIRISI. ANTİ-HİTLER KOALİSYONU VE MÜTTEFİKLER ARASI YÜKÜMLÜLÜKLER SORUNU

 

Sovyetler Birliği Ağustos 1939'da Sovyet-Alman sal­dırmazlık antlaşmasını imzaladığında, Hitler'in er ya da geç SSCB'ne saldıracağından bir an bile kuşku duy­madı. Sovyetler Birliği, bu kanıya Hitler faşistlerinin te­mel politik ve askeri tavrından çıkarak yardı. Hitler Hü­kümetinin tüm savaş öncesi dönemdeki pratik faaliye­ti bu kanıyı doğruladı.                                           

 

Bundan dolayı, Sovyet Hükümetinin ilk görevi, Hit­ler saldırısına karşı bir «Doğu Cephesi» oluşturmak, Be­lorusya ve Ukrayna ülkelerinin batı sınırında bir sa­vunma hattı çekmek ve bu şekilde Alman birliklerinin Doğu'ya doğru engelle karşılaşmaksızın ilerlemesine kar­şı bir barikat kurmaktan oluşuyordu. Bu amaçla, baron­ların Polonya'sı tarafından 1920'de ilhak edilen Batı Be­lorusya ve Batı Ukrayna'yı yeniden Sovyet Belorusya'sı ve Sovyet Ukrayna'sı ile birleştirmek ve Sovyet birlik­lerini buralara yerleştirmek zorunlu idi. Bu sorun ge­ciktirilmeye gelemezdi, çünkü kötü donatılmış Polonya birliklerinin direniş göstermeye yetenekleri olmadığı ortaya çıktı; Polonya ordu önderliği ve Polonya Hükü­meti firarda bulunuyordu; ve Hitler birlikleri hiçbir ciddi direnişle karşılaşmadıklarından, Sovyet birlikleri daha oraya ulaşmadan, Belorusya ve Ukrayna bölgeleri­ni işgal etmiş olacaktı.

17 Eylül 1939'da, Sovyet birlikleri, Sovyet Hükümeti'nin emri üzerine savaş Öncesi Polonya-Sovyet sınırını aştılar, Batı Belorusya ve Batı Ukrayna'yı işgal ettiler ve Ukrayna ve Belorusya bölgelerinin batı sının boyunca savunma mevzilerinin inşasına başladılar. Bu hat, Müttefiklerin Versay Konferansı'nda saptanan ve tarih­te «Curzon hattı» olarak bilinen hattın esasında aynı­sıydı.                                     

 

Sovyet Hükümeti, birkaç gün sonra Baltık devlet­leriyle, Estonya, Letonya ve Litvanya'ya Sovyet ordu garnizonlarının yerleştirilmesini ve bu ülkelerde Sovyet hava alanları ve filo üsleri oluşturulmasını öngören karşılıklı yardımlaşma anlaşmaları imzaladı.

 

Bu şekilde «Doğu Cephesi»nin temelleri atıldı.

 

Bir «Doğu Cephesi» oluşturulmasının, yalnızca SSCB'nin güvenliğine değil, aynı zamanda Hitler saldı­rısına karşı mücadele eden barışsever devletlerin ortak davasına da önemli bir katkı olduğunu kavramak zor değildi. Buna rağmen, İngiliz-Fransız-Amerikan çevrele­rinin ezici çoğunluğu, Sovyet Hükümetinin saldırı ola­rak nitelendirdikleri bu adımını, kudurgan bir anti-Sovyet kampanya ile yanıtladılar.

 

Ancak, Sovyet politikasının anlamını kavrayacak ve «Doğu Cephesinin olıışturulmasının doğruluğunu kabul edecek kadar öngörü sahibi olan politikacılar da vardı. Bunlar arasında, o sıralar Donanma Bakanı plan Bay Churchill başta gelmektedir, l Ekim 1939'da yaptığı bir radyo konuşmasında, Sovyetler Birliği'ne karşı dostça olmayan çeşitli hakaretlerden sonra o, şunları söyledi:

 

«Sovyet ordularının bu hatta durması, Alman tehlikesi karşısında Rusya'nın güvenliği için mut­lak zorunludur. Her halükârda mevzilere yerleşil­miş ve. Nazi Almanya'sının saldırmağa cesaret ede­mediği Doğu Cephesi yaratılmıştır. Bay von Ribbentrop geçen hafta Moskova'ya çağrıldığında, bu; gerçeği öğrenmesi ve Nazilerin Baltık devletlerine ve Ukrayna'ya saldırma niyetlerine bir son vermeleri gerektiği konusunda bilgi sahibi olması için yapılmıştır.»

 

SSCB'nin batı sınırında, Moskova, Minsk ve Kiev' den epeyce uzaklıkta SSCB'nin güvenliği az çok tatmin edici bir şekilde güvence altına alınmışken, SSCB'nin kuzey sının için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Burada, Leningrad'dan sadece 32 kilometre uzaklıkta; subay mevcudunun çoğunluğunun Bitter Almanyalına yönelimli olduğu Finlandiya birlikleri duruyordu. Sov­yet Hükümeti, Finlandiya'nın egemen çevrelerinin Hitler faşistlerine sıkı sıkıya bağlı ye Fin ordusu içinde ol­dukça etkili olan faşist unsurlarının, Leningrad'ı ele ge­çirmek istediklerini biliyordu, Hitler’in Genel-Kurmay Başkanı Halder'in daha 1939 yazanda, Fin ordusunun başındakilere talimat vermek üzere Finlandiya'ya gitmesi bir raslantı olarak görülemezdi. Finlandiya'nın yöneti­ci çevrelerinin Hitler faşistlerinin müttefiki olduğundan ve Finlandiya'yı Hitler Almanya'sının SSCB'ne saldırısı için yığınak bölgesi yapmak istediklerinden kuşku duy­mak olacak şey değildi.

 

Bundan dolayı, SSCB'nin, her iki ülke arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesi için Fin Hükümeti ile anlaşma­ya varma çabalarının başarısız kalması mucize değil­di.

 

Finlandiya Hükümeti, Sovyetler Birliği'nin Finlandi­ya'nın meşru çıkarlarını gözetmeye hazır olduğunu gös­termesine rağmen, SSCB'nin, özellikle de Leningrad'ın güvenliğini güvence atana alacak olan Sovyet Hükümetinin bütün dostça önerilerini birbirinin peşisıra red­detti.

 

Fin Hükümeti; Sovyet Hükümetinin karşılık olarak Sovyet Karelya'sında iki misli büyüklükte bir bölgeyi Finlandiya'ya bırakmaya hazır olduğunu açıklamasına rağmen; SSCB'nin, Karelya berzahındaki Fin sınırına birkaç düzine kilometre geriye çekme önerisini geri çevirdi.                    

                    

Fin Hükümeti ayrıca, SSCB'nin bir karşılıklı yardımlaşma paktı imzalama önerisini reddetti ve böyle­likle SSCB'nin güvenliğinin Finlandiya tarafından güvence altına alınmadığını gösterdi.

 

Bu ve buna benzer düşmanca tavırlarla ve Sovyet-Fin sınırındaki provokasyonlar yoluyla Finlandiya, Sov­yetler Birliği ile bir savaş başlattı.

Sovyet-Fin savaşının sonuçları bilinmektedir. SSCB'nin kuzey-batıdaki, özellikle Leningrad civarındaki sı­nırlan öne kaydırıldı ve SSCB'nin  güvenliği  sağlandı. Hitler Almanyası ve onun Finli uzantıları, SSCB'nin kuzey-batısındaki saldırılarını doğrudan Leningrad önünden değil de, bunun neredeyse 150 kilometre kuzey-batısına düşen bir hattan başlatmak zorunda kaldıklarından, bu, Sovyetler Birliği'nin Hitler saldırısına karşı savunmasında önemli bir rol oynadı.

 

V. M. Molotov, SSCB Yüksek Sovyeti'nin 29 Mart 1940 tarihli oturumundaki konuşmasında şunları açıkladı:

 

«Fin ordusunu yenilgiye uğratan ve tüm Fin­landiya'yı işgal etme tam olanağına sahip olduğu halde bunu yapmayan Sovyetler Birliği, başka bir gücün mutlaka yapacağı gibi, savaş giderleri için hiçbir tazminat talep etmedi, tersine taleplerini minimum düzeyde sınırladı...»

 

«Leningrad'ın, Murmansk şehrinin ve Murmansk demiryolunun güvenliğinin güvence altına alınması dışında, barış anlaşmasına başka bir he­def koymadık.»

 

Milletler Cemiyeti'nin İngiliz ve Fransız orkestra şeflerinin; Finlandiya'nın yönetici çevrelerinin SSCB'ne karşı izledikleri tüm politika ile Hitler Almanya'sı lehi­ne çalışmalarına rağmen, derhal Fin Hükümetinin sa­fında yeralmalanna, SSCB'ni Milletler Cemiyeti aracılığıyla «saldırgan» olarak ilan ettirmelerine ve böylelik­le Finli iktidar sahipleri tarafından Sovyetler Birliği'ne karşı başlatılan savaşı açıkça kabul ettiklerine ve des­teklediklerine dikkat çekmek gerekir. Japon, Alman ve İtalyan saldırganların işini kolaylaştırma ve teşvik etme alçaklığını üzerine alan Milletler Cemiyeti, İngiliz-Fransız iktidar sahiplerinin emri üzerine itaatkâr bir şekil­de, meydan okurcasına Sovyetler Birliği'nin Milletler Cemiyeti'nden «atıldığı», Sovyetler Birliği'ne karşı yöne­len kararı onayladı.

 

Bununla da yetinmeyen İngiltere ve Fransa, Finli gericiler tarafından Sovyetler Birliği'ne karşı başlatılan savaşta Fin askeri kamarillasına olası her türlü yardı­mı gösterdi. İngiltere ve Fransa'nın yönetici çevreleri, Fin Hükümeti'ni savaş harekâtını sürdürmesi için kış­kırtmaya ara vermediler.

 

İngiliz-Fransız iktidar sahipleri Finlandiya'ya sistemli olarak silah teslim ettiler ve enerjik bir şekilde 100 000 kişilik bir sefer ordusunu Finlandiya'ya gönder­meye hazırlandılar.

 

Savaşın patlamasından bu yana gecen üç ay içinde, İngiltere, Chamberlain'in 19 Mart 1940'ta Avam Kamarası'nda açıkladığına göre, Finlandiya'ya 101 uçak, 200'ün üzerinde top, yüzbinlerce elbombası, uçak bombası ve tanksavar mayın verdi. Aynı dönemde Daladier, Fransa’nın Finlandiya'ya 175 uçak, 500 civarında top, 5000'den f azla makineli tüfek, l milyon bomba ve elbombası ve diğer çeşitli savaş malzemesi verdiğini Fransız parlamentosuna bildirdi.

 

İngiliz ve Fransız Htikümetleri'nin o zamanki plan­ları, İngilizlerin 2 Mart 1940'ta İsveç'e verdikleri bir me­moranduma bakarak tamamıyla değerlendirilebilir. Bu memorandumda şunlar söyleniyordu:

 

«Müttefik Hükümetler, Finlandiya'nın askeri durumunun umutsuz olduğunu görüyorlar. Bütün olasılıkların özenle gözden geçirilmesinden sonra, müttefik birliklerin gönderilmesinin, Finlandiya'ya etkin bir yardım yapmanın tek aracı olduğu sonu­cuna vardılar ve Finlandiya bunun için ricada bu­lunduğu anda bu birlikleri göndermeye hazırdır­lar.»*                          

 

Chamberlain'in 19 Mart'ta İngiliz parlamentosuna açıkladığı gibi, o sıralar:

 

«Sefer için hazırlıklar en yüksek hızla sürdürüldü ve sefer ordusu Mart başında,... Mareşal Mannerheim'ın varışları için saptadığı zamandan iki ay önce... harekete hazırdı.»

 

Chamberlain, bu birliklerin 100 000 kişilik olduğu­nu sözlerine ekledi.

 

Aynı dönemde, Fransız Hükümeti de, Narvik üzerin­den Finlandiya'ya gönderilmesi düşünülen 50 000 kişilik ilk sefer ordusunu hazırladı.

İngiliz ve Fransız iktidar sahipleri, bu savaşçı ey­lemleri İngiltere ve Fransa'nın Hitler Almanya'sına kar­şı cephede hiçbir faaliyet göstermedikleri ve orada güya «komik savaşsın sürdürüldüğü bir anda gerçekleştiriyor­lardı!

 

Ama Finlandiya'nın Sovyetler Birliği'ne karşı aske­ri olarak desteklenmesi İngiliz-Fransız emperyalist­lerinin geniş kapsamlı planlarının yalnızca bir parçasıy­dı.

 

Yukarıda sözü edilen İsveç Dışişleri Bakanlığı'nın «Beyaz Kitap»ı, İsveç Dışişleri Bakanı Günther'in kale­minden çıkan bir belgeyi içermektedir. Bu belgede, «bu birlikler kontenjanının gönderilmesi, Sovyetler Birliği' ne saldırı tam planının bir parçasıdır» ve bu plan «15 Mart'ta Baku'ya karşı ve bundan önce de Finlandiya üzerinden eyleme geçirilecektir» denmektedir.**

 

Kerillis, «De Gaulle Dictateur» (Diktatör de Gaulle) adlı kitabında, bu plan üzerine şunları yazmaktadır:

 

«Esas batlarını bana M. Paul Reynaud'un* sakladığım kısa bir mektubunda izah ettiği bu pla­na göre Norveç ürerinden Finlandiya'ya indirile­cek bir motorize sefer kolordusu, kısa zamanda, Rusya'nın bozguna uğramış sürülerini altüst etme­yi ve Leningrad üzerine yürümeyi becermiş olacaktı...»

 

Bu plan, Fransa'da de Gaulle ile, o şu sıralar Suriye' deki Fransız birliklerine kumanda eden ve «bazı güçlendirmelerle ve 200 uçakla Kafkasya'yı işgal edeceğini ve "bıçağın tereyağına girdiği' gibi Rusya'ya gireceğini» şişinerek açıklayan General Weygand tarafından hazırlandı.

 

Yine Fransız generali Gamelin tarafından hazırla­nan ve içinde Bakü ve Batum'un bombalanmasına özel bir önem gösterilen; İngilizlerin ve Fransızların SSCB' ne karşı savaş harekât planı da bilinmektedir.

 

İngiliz-Fransız iktidar sahiplerinin SSCB'ne saldırı hazırlıkları tümüyle rayına oturmuştu. İngiltere ve Fransa genel kurmaylarında, hararetle böyle bir saldı­rının planlan hazırlanıyordu. Bu baylar, Hitler Alman-yasına karşı bir savaş yürütme yerine, Sovyetler Birliği'ne karşı bir savaş başlatmak istiyorlardı.

 

Ancak bu planlan gerçekleşmedi. Finlandiya, bu dö­nemde Sovyet birlikleri tarafından yenilgiye uğratılmış ve İngiltere ve Fransa'nın teslimiyeti önleme doğrultu­sundaki tüm çabalarına rağmen, teslimiyete zorlanmış­tı.

 

12 Mart 1940'ta Sovyetler Birliği ile Finlandiya ara­sında barış anlaşması imzalandı.

 

Böylelikle, SSCB'nin Hitler saldırısına karşı ülke savunması davası kuzeyde, Leningrad civarında da iyi­leştirilmiş ve savunma hattı Leningrad'dan, Viborg da dahil olmak üzere, kuzeye doğru 150 kilometre ileriye alınmıştı.

Ama bu henüz, Bal tık Denizi'nden Karadeniz'e ka­dar bir «Doğu Cephesi» oluşturulmasının artık tamam­landığı anlamına gelmiyordu. Baltık devletleriyle paktlar imzalanmıştı, ama orada savunmayı üstlenecek Sovyet birlikleri henüz bulunmuyordu. Moldavya ve Bukovina şeklen yeniden SSCB ile birleştirilmişti, ama orada da savunmayı üstlenecek Sovyet birlikleri henüz yoktu. 1940 Haziran'ının ortasında Sovyet birlikleri Estonya, Letonya ve Litvanya'ya girdiler. Aynı yılın 27 Haziran'ında Sovyet birlikleri, Romanya'nın Ekim Devriminden sonra Sovyet ülkesinden kopardığı Bukovina ve Moldav­ya'ya girdiler.

 

Bu şekilde, Hitler saldırısına karşı yönelik «Doğu Cephesi»nin oluşturulması Baltık Denizi'nden Karadeniz’e kadar tamamlandı.

 

SSCB'ne, yarattığı «Doğu Cephesi» dolayısıyla saldırgan diye küfretmeye devam eden İngiltere ve Fransa' yönetici çevreleri, «Doğu Cephesi»nin oluşturulmasının — Hitler zulmüne karşı ve demokrasinin zaferi uğruna—  savaşın gelişmesinde tayin edici bir dönem noktası olduğunu unutmuş görünüyorlardı.

 

Onlar, sözkonusu olanın Finlandiya, Litvanya, Letonya ve Polonya'nın ulusal haklarının zedelenmesi ya da zedelenmemesi değil, tersine, Hitler faşistleri üzerinde zaferin örgütlenmesi yoluyla bu ülkelerin Hitler Almanya'sının hiçbir hakka sahip olmayan sömürgeleri haline dönüşmesini önlemek olduğunu kavramadılar.

 

Sözkonusu olanın, mümkün olan her yerde Alman kliklerinin ilerlemesine set çekme, güçlü savunma mevzileri kurma ve sonra da karşı saldırıya geçme, Hitler birliklerini dağıtma ve böylelikle bu ülkelere özgür bir

gelişme sağlama olduğunu kavramadılar.

 

Hitler saldırısına  karşı zafer için başka  yolların olmadığını kavramadılar.

 

İngiliz Hükümeti, Mısırlıların protesto etmesine ve Mısır'daki bazı unsurların direniş göstermelerine rağmen, savaş sırasında birliklerini Mısır'a göndermekle doğru hareket etti mi? Kesinlikle doğru hareket etti! Bu; Hitler saldırısına Süveyş Kanalı yolunu kapamak, Mısır'ı Hitler'in darbelerinden korumak, Hitler üzerinde zaferi örgütlemek ve böylelikle Mısır'ın bir Hitler sömürgesi olmasını engellemek için son derece önemli bir araçtı. Yalnızca demokrasi düşmanları ve deliler, İngiliz Hükümeti'nin bu hareketlerinin bir saldırı olduğunu iddia edebilirler.

 

Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, Faslıların pro­testo etmesine ve iktidarı Fas'ı da kapsayan Fransa'daki Petain Hükümetinin doğrudan askeri direniş gösterme­sine rağmen, Kazablanka'ya birliklerini indirmekle doğ­ru hareket etti mi? Kesinlikte doğru hareket etti! Bu; Alman saldırısına karşı, Avrupa'nın hemen yakınında bir direniş üssü oluşturmak, Hitler'in «Wehrmacht»na karşı zaferi örgütlemek ve böylece Fransa'yı Hitler faşistlerinin sömürge boyunduruğundan kurtarmanın önkoşullarını yaratmak için son derece önemli bir araç­tı. Yalnızca demokrasi düşmanları ve deliler, Amerikan birliklerinin bu harekelerini bir saldırı olarak nitele­yebilirler.

 

Ama aynı şey, 1940 yazma kadar Hitler saldırısına karşı «Doğu Cephesini örgütleyen ve birliklerini Lenin­grad, Moskova ve Kiev'in mümkün olduğunca uzağında batıya kaydıran Sovyet Hükümeti'nin eylemleri için de söylenmelidir. Bu; Alman birliklerinin Doğu'ya doğru hiçbir engelle karşılaşmaksızın ilerlemesinin yolunu ka­pamak, güçlü savunma mevzileri oluşturmak ve daha sonra da, müttefiklerle birlikte Hitler'in «Wehrmacht» mı yenilgiye uğratmak amacıyla karşı saldırıya geçmek ve böylelikle, aralarında Finlandiya, Estonya, Letonya, Lityanya ve Polonya'nın da bulunduğu Avrupa'nın barış­sever ülkelerinin Hitler sömürgesi olmalarını önlemek için tek araçtı. Yalnızca demokrasi düşmanları ve deliler, Sovyet Hükümeti'nin bu eylemlerini saldırı olarak niteleyebilirler.

 

Ama buradan, Sovyet Hükümeti'nin politikasını saldırı olarak niteleyen ve Sovyetler Birliği'nin Milletler Cemiyeti'nden atılmasını sağlayan Chamberlain, Daladier ve onların çevresinin, demokrasi düşmanları ya da deliler gibi hareket ettiği sonucu çıkmaktadır.

 

Buradan ayrıca, Bevin ve Bidault efendilerle ortak­laşa iş gören ve Hitler'e karşı «Doğu Cephesi»nin oluş­turulmasını saldırı olarak niteleyen şimdiki iftiracıların ve tarih çarpıtıcılarının da demokrasi düşmanları ya da deliler gibi davrandıkları sonucu çıkmaktadır.

 

Sovyetler Birliği, daha Alman saldırısından önce SSCB'nin eski sınırlarının oldukça batısında bir «Doğu Cephesi» oluşturmasaydı ve bu cephe Viborg-Kaunas-Bialistok-Brest-Litovsk-Lvov hattı üzerinde değil de, Leningrad-Moskova-Minsk-Kiev eski sınır hattı boyunca ilerleseydi, ne olurdu?

 

Bu; Hitler ordusuna, yüzlerce kilometre derinliğin­de bölge kazanması ve Alman cephesini Leningrad, Mos­kova, Minsk ve Kiev'in 200 ile 300 kilometre yakınına kadar çökmesi olanağını verirdi; Almanların SSCB'nin içlerine doğru ilerlemesini hızlandırır, Kiev ve Ukray­na'nın daha hızlı bir şekilde düşmesini sağlar, Mosko­va'nın Almanlar tarafından işgal edilmesi sonucunu ve­rir ve Leningrad'ın Almanların ve Finlilerin birleşik güç­leri tarafından işgaline yol açar ve SSCB'ni uzun ve çetin bir savunmaya geçmeye zorlardı ki, Almanlar böylelik­le İngiliz adalarına bir indirme ve Mısır bölgesindeki Alman-İtalyan cephesinin güçlendirilmesi için 50 tümeni Doğu'dan tasarruf etme olanağına sahip olurlardı. O za­man da büyük ihtimal ki, İngiliz Hükümeti Kanada'ya tahliye edilmek zorunda kalır ve Mısır ve Süveyş Kana­lı Hitler'in egemenliği altına girerdi.

 

Ama hepsi bu değil. SSCB, Mançurya sınırındaki birliklerinin önemli bir bölüntünü, savunmasını güçlen­dirmek için «Doğu Cephesi» sınırına aktarmak zorun­da kalırdı ve bu da Japonlara, Mançurya'da 30 civarında tümen tasarruf etme ve bunları Çin'e karşı, Filipinler'e karşı, bir bütün olarak Güneydoğu Asya'ya karşı ve nihayet Uzakdoğu'daki Amerikan askeri kuvvetlerine kar­şı kullanma olanağı sağlardı.

 

Bütün bunlar, savaşın en azından iki yıl daha uzun Sürmesine ve İkinci Dünya Savaşı'nın 1945'te değil de, 1947'de ya da daha sonra bitmesine yol açardı.

«Doğu Cephesi» sorununda durum buydu.

 

Bu arada olaylar Batı'da akışını sürdürdü. Nisan 1940'ta Almanlar Danimarka ve Norveç'i işgal ettiler. Mayıs ortasında Alman birlikleri Hollanda, Belçika ve Lüksemburg'a girdiler. 21 Mayısta Almanlar Manş Denizine kadar dayandılar ve Flandra'da müttefik birlik­lerini kuşattılar. Mayıs sonunda İngiliz birlikleri Dunkirk'ü boşaltıp Fransa'yı terkettiler ve İngiltere'ye doğ­ru yola çıktılar. Haziran ortasında Paris düştü. 22 Haziran'da Fransa, Almanya önünde teslim oldu,

 

Hitler böylelikle, Fransa ve İngiltere ile ortaklaşa verilen tüm ve her türlü saldırmazlık deklarasyonunu yırtıp rüzgarlara savurdu.

 

Bu; yatıştırma politikasının, kollektif güvenliğe sırt çevirme politikasının, SSCB'nin tecrit edilmesi politika­sının tümden iflasıydı.

 

İngiltere ve Fransa'nın, SSCB'ni tecrit etmekle ba­rışsever ülkelerin birleşik cephesini parçaladıkları, za­yıf düştükleri ve şimdi bizzat kendilerinin tecrit olduğu açığa çıkmıştır.

 

l Mart 1941'de Almanlar Bulgaristan'ı işgal ettiler.

 

5 Nisan'da SSCB, Yugoslavya ile bir saldırmazlık anlaşması imzaladı.

Aynı yılın 22 Haziran'ın Almanya, SSCB'ne sal­dırdı.

İtalya, Romanya, Macaristan ve Finlandiya, Almanya'nın safında Sovyetler Birliği'ne karşı savaşa girdi­ler.

 

Sovyetler Birliği, Hitler Almanya'sına karşı Özgür­lük savaşma başladı.

 

Avrupa ve Amerika'nın çeşitli çevreleri, bu olaya karşı farklı tavırlar gözlemlediler.

 

Hitler tarafından boyunduruk altına alınan halk­lar, Hitler'in iki cephe arasında, Batı Cephesi ile «Doğu Cephesi» arasında boynunun altında kalacağını gördük­lerinden, rahat bir nefes aldılar.

 

Fransa'nın yönetici çevreleri, başkalarının zararın­dan sevinç duyan bir tutum aldılar ve «Rusya'nın en kı­sa zamanda yenilgiye uğratılacağından» kuşku duyma­dılar.

 

ABD Senatosu'nun önde gelen üyelerinden biri, şim­diki ABD Başkanı Bay Trumann, Almanya'nın SSCB'ne saldırmasının ertesi günü şunları açıkladı:

 

«Almanya'nın kazandığını gördüğümüzde, Sov­yetler Birliği'ne; Sovyetler Birliği'nin kazandığını gördüğümüzde Almanya'ya yardım etmeliyiz ki, bu şekilde birbirlerini mümkün olduğunca çok kırsın­lar.»*

 

Buna benzer bir açıklamayı, 1941'de Büyük Britan­ya'da, Büyük Britanya açısından Doğu Cephesi'ndeki savaşın en iyi sonucunun, Almanya ile SSCB'nin karşı­lıklı tükenişi olacağı, böylece İngiltere'nin egemen ko­numu alması olanağının sağlanacağı şeklinde bir açık­lama yapan o zamanki Uçak Sanayii Bakanı Moore Brabazon yaptı.

 

Hiç kuşkusuz, bu açıklamalar, ABD ve Büyük Bri­tanya'nın gerici çevrelerinin tavrı açısından karakteris­tikti. .

 

Ama, İngiltere ve Amerika halklarının ezici çoğun­luğu SSCB'nden yanaydı ve Hitler Almanya'sına karşı mücadelenin başarısı için Sovyetler Birliği île ortak ça­lışma talep ediyordu.

 

Bu anlayışın ifadesi olarak, İngiltere Başbakanı Bay Churchill'in 22 Haziran 1941 tarihli şu açıklaması görülmelidir:

 

«Rusya için tehlike, bizim ve Birleşik Devlet­ler için de bir tehlikedir; nasıl ki, evi ve ocağı için çarpışan her Rus'un davası, yerkürenin her parçasındaki özgür insanların ve özgür halkların davasıysa.»

 

SSCB'ne karşı aynı tavrı, ABD'deki Roosevelt Hükü­meti de takındı.

 

Böylelikle Hitler Almanya'sına karşı İngiliz-Sovyet-Amerikan koalisyonunun temel taşı atılmış oldu.

 

Anti-Hitler Koalisyonu, Hitler rejimini parçalama­yı ve Hitler Almanyası tarafından boyunduruk altına alınan halkları kurtarmayı önüne hedef olarak koydu. Tek tek müttefik devletlerin ideolojilerinin ve iktisadı sistemlerinin farklılığına rağmen, İngiliz-Sovyet-Ameri­kan koalisyonu, güçlerini Hitler faşizmine karşı kurtu­luş mücadelesinde birleştiren güçlü bir halklar ittifakı haline geldi.

 

Elbette o dönemde, savaş sırasında da, müttefikler arasında bazı sorunlarda görüş ayrılıkları vardı, örneğin ikinci cephenin açılması, müttefiklerin yükümlülükleri, birbirlerine karşı ahlaki yükümlülükleri sorunu gibi önemli sorunlarda görüş ayrılıklarının hangi öneme sa­hip olduğu biliniyordu.

Tarih çarpıtıcıları ve her türden iftiracılar, gün gi­bi açık olgulara rağmen SSCB'nin Hitler saldırısına karşı mücadelede sadık ye dürüst bir müttefik olmadı­ğını ve olamadığını «kanıtlamak» için bu görüş ayrılık­larına sarılıyorlar. Ama Hitler Almanya'sına karşı or­taklaşa mücadele ve SSCB'nin bu mücadeledeki tavrı böyle bir suçlama için hiçbir kanıt sunmadığından, geçmişe —savaş öncesi döneme— yöneliyorlar ve Sov­yetler Birliği temsilcilerinin Hitler'le 1940'taki Berlin «görüşmelerinde» haysiyetsizce davrandığını ve mütte­fikler gibi davranmadığını iddia ediyorlar.                 

 

Berlin «görüşmeleri» sırasında melun «Avrupa'nın  paylaşılması planlarının», «Sovyetler Birliği'nin güneyinden Hint Okyanusuna doğru»   Sovyetler   Birliğinin toprak taleplerinin, Türkiye, İran ve Bulgaristan'a yönelik «planların» ve diğer «sorunların» konuşulduğuna ve kararlaştırıldığına dair yemin ediyorlar. İftiracılar bu amaçla Alman büyükelçilerinin raporlarını, olası bütün notlan ve herhangi bir «protokol» ve benzeri «belge»nin Almanlar tarafından yapılmış taslağını kullanıyorlar.

 

Ama gerçekte Berlin'de ne oldu? 1940'taki sözümona «Berlin görüşmeleri»nin gerçekte V. M. Mölotov'un, Ribbentrop'un Moskova'ya iki ziyaretine cevap veren bir ziyaret olduğu söylenmelidir. Görüşmeler esas olarak Sovyetler Birliği ile Almanya arasındaki ilişkiler üzerine idi. Hitler bunları Almanya ile Sovyetler Birliği arasın­da geniş bir anlaşmanın temeli yapmaya çalıştı. Sov­yetler Birliği ise tam tersine bunları, Almanlarla herhangi bir anlaşma imzalama niyeti olmaksızın, Alman­ya'nın tavrını yoklamak, ağzını aramak için kullandı. Bu görüşmeler sırasında Hitler, Batı İran'ı ve İngilizlerin İran petrol yataklarını alarak, Sovyetler Birliği'nin

kendisine İran körfezine doğru bir çıkış yolu sağlaması gerektiğini söyledi. Ayrıca, İran'ın çıkarlarını tümüyle görmezden gelerek ve buna karşın Türkiye'nin çıkarlarını ise, belli ki onu şimdiki ya da her halükârda gelecekteki müttefiki olarak gördüğünden, arasıra savunarak, Montrö Boğazlar Antlaşması'nın da düzeltilmesi dahil olmak üzere; Türkiye'ye karşı olan taleplerini düzenlemede Sovyetler Birliği’ne Almanya'nın yardımcı olabileceğini belirtti. Balkan ülkeleri ve Türkiye'yi ise Hitler, Almanya ve İtalya'nın nüfuz alanları olarak gör­dü.             

 

Sovyet Hükümeti bu konuşmalardan şu sonuçları çıkardı: Almanya, İran ile ilişkilere önem vermemektedir; Almanya'nın İngiltere ile bağı yok ve böyle bir bağ kurmaya da niyeti yok — bunun sonucu olarak Sovyet­ler Birliği, Hitler Almanya'sına karşı İngiltere'de güveni­lir bir müttefik bulabilir – Balkan devletleri ya halihazırda satın alınmış ve Almanya'nın uydularına dönüştürülmüştür (Bulgaristan, Romanya, Macaristan), ya Çekoslovakya gibi boyunduruk altına alınmış, ya da Yunanistan gibi boyunduruk altına girmesine ramak kalmıştır; Yugoslavya, Anti-Hitler kampın gelecekteki  müttefiki olarak hesaba katılabilecek tek Balkan ülkesidir; Türkiye ya şimdiden sıkı bağlarla Hitler Almanya'sına bağ­lıdır, ya da böyle bir bağ kurma niyeti kesinlikle var­dır.        

 

Bu istifadeli sonuçlardan sonra Sovyet Hükümeti, Ribbentrop'un sorunu tekrar tekrar hatırlatmasına rağ­men, sözkonusu sorunlar üzerine bir daha hiçbir konuş­ma yürütmedi.

 

Görüldüğü gibi, Sovyet Hükümeti, bu adımlar her­hangi bir anlaşmaya götürmeksizin ya da götürmeksizin, Hitler Hükümeti'nin tavrını yokladı, ağzını aradı.

 

Barışsever devletlerin, düşmanlardan birinin tavrını ve bu şekilde yoklaması doğru mudur? Bu kesinlikle doğrudur. Ve bu hatta yalnızca doğru değil, aynı zaman­da bazen dolaysız bir politik zorunluluktur. Yalnız, yok­lamanın müttefiklerin bilgisi ve onayı ile yapılması, yok­lamanın sonuçlarının müttefiklere bildirilmesi zorunlu­dur. Ancak, Sovyetler Birliği'nin o dönemde müttefiki yoktu, tecrit edilmişti ve bundan dolayı, ne yazık ki, yok­lama sonuçlarını müttefiklere bildirecek durumda de­ğildi.

 

İngiltere ve ABD temsilcileri tarafından, benzeri —ama şaibeli— bir şekilde, Hitler Almanya'sının tav­rının, savaşın artık başlamış olduğu, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve SSCB'den oluşan Anti-Hitler koalisyonu'nun artık kurulmuş olduğu bir sırada yoklandı­ğı belirtilmektedir. Bu, Sovyet birliklerinin Almanya'da ele geçirdiği belgelerden ortaya çıkmaktadır.

 

Bu belgelerden; 1941 güzünde ve 1942 ve 1943 yılla­rında da Lizbon ve İsviçre'de SSCB'nden gizli olarak İngiltere ve Almanya temsilcileri arasında ve daha sonra da ABD ve Almanya temsilcileri arasında, Almanya ite bir barış anlaşması imzalanması sorunu üzerine görüş­melerin yürütüldüğü görülebilir.

 

Bu belgelerin birinde, —Alman Dışişleri Bakanlığı'nda müsteşar olan Ernst Weizsacker'in raporuna bir ekte—, Lizbon'da 1941 Eylül'ünde sürdürülen böylesi görüşmelerin seyri ortaya konmaktadır. Bu belgeden; Almanya'nın Cenevre Başkonsolosu W. Krausel'in Weizsacker'e gönderdiği bir yazıdan ortaya çıktığı gibi; 13 Eylül'de, İngiltere'nin temsilcisi olarak İngiliz ordu­su subaylarından, daha sonra İngiliz parlamentosunun üyesi ve Lord Beaverbrookun oğlu Max Aitken'in, Al­man Dışişleri Balkanlığı'nın temsilcisi olarak görev ya­pan Macar Gustov von Köver ile buluştuğu görülmekte­dir.

 

Bu görüşmelerde Aitken, açıktan açığa şu soruyu yöneltmiştir:

 

«Önümüzdeki kışı ve ilkbaharı, kulisler ardın­da bir barışın olanaklarını tartışmak için kullanmak mümkün değil midir?»

 

Diğer belgeler, Şubat 1943'te İsviçre'de ABD ve Almanya Hükümetlerinin temsilcileri arasındaki görüşme­lerden sözetmektedir. ABD adına bu görüşmeleri, «Bull» takma adıyla ortaya çıkan ve «Beyaz Saray'ın doğrudan emirlerine ve yetkilerine» sahip olan ABD Hükümeti'nin özel temsilcisi Ailen Dulles (John Poster Dulles'in kardeşi) sürdürdü. Alman tarafından muhatabı, Hitler Al­manya'sının yönetici çevrelerine yakın olan ve «Pauls» sahte adıyla Hitler'in temsilcisi olarak faaliyet gösteren Prens M, Hohenlohe idi. Bu görüşmelerin kaydedildiği belge, Hitler faşistlerinin Güvenlik Servisine (SD— Sicherheitsdienst) aitti.

 

Bu belgelerden görüldüğü gibi, bu görüşmelerde Avusturya, Çekoslovakya; Polonya, Romanya, Macaris­tan'ı ve daha da önemlisi Almanya ile bir barış anlaşma­sının imzalanması sorununu ilgilendiren önemli sorun­lara değinildi.

 

A. Dulles (Bull), bu konuşmalarda sunu açıkladı:

 

«Almanya gibi uluslar, sıkıntı ve haksızlıklar­la, umutsuz deneylere ve kahramanlıklara yeniden asla itilmemelidirler. Alman devleti bir düzen ve inşa faktörü olarak varolmaya devam etmelidir, onun bölünmesi ya da Avusturya'nın ayrılması söz-konusu olamaz.»

 

Polonya'ya ilişkin olarak Dulles (Bull), «Polonya'nın doğuya doğru büyütülmesi, Romanya'nın elde tutulması ve güçlü bir Macaristan sayesinde Bolşevizme ye Pan-Slavizme karşı sıhhi bir sürgü çekilmesinin onaylanma­sı gerektiğini» açıkladı.*

 

Bu görüşme notlarında ayrıca şunlar kaydedilmek­tedir:

 

«(Bull), bir devletsel ve sınai Avrupa büyük alan düzenlemesine az çok değindi ve kendisine yas­lanmış bir Tana Konfederasyonu ile birlikte bir federal Büyük Almanya'da (ABD benzeri), Orta ve Doğu Avrupa'da düzen ve inşa için en iyi güven­ceyi görüyor.**

 

Dulles (Bull) ayrıca, Alman sanayiinin Avrupa'da önder rolü oynama talebini bütünüyle kabul ettiğini açıkladı.                  

 

İngilizlerin ve Amerikalıların bu yoklamaları mütte­fiklerinin, Sovyetler Birliği'nin bilgisi ve onayı olmadan yaptıklarına; ve Sovyet Hükümeti'nîn bu yoklamaların sonuçlan üzerine sonradan da olsa bilgilendirilmediğine dikkat çekmeden geçmek mümkün değildir.

 

Bu; ABD "ve İngiliz Hükümetleri'nin bu durumda, Hitler ile özel bir barış doğrultusunda görüşmeler sür­dürdüğü anlamına gelebilirdi.

İngiltere ve ABD Hükümetlerinin böylesi bir tavrının, müttefiklerin yükümlülüklerinin ve taahhütlerinin gerektirdiği en temel talepleri ihlal etmekten başka bir şey olarak görülmeyeceği açıktır.

 

Buradan çıkan sonuç, SSCB'ni «dürüst olmamak»la suçlayan tarih çarpıtıcılarının, kendi suçlarını bir baş­kasının üzerine atmaya çalıştıklarıdır.

 

Tarih çarpıtıcılarının ve diğer iftiracıların bu bel­geleri tanıdıklarına ilişkin kuşku olamaz. Şimdi bu bel­geleri kamuoyundan gizliyor ve SSCB'ne karşı sürdür­dükleri, iftira kampanyasında bunları suskunlukla geçiştiriyorlarsa, bunun nedeni, tarihsel doğrulardan veba­dan korkar gibi korkmalarıdır.

 

İkinci cephenin açılmasına ilişkin görüş ayrılıkları­na gelince; burada müttefiklerin karşılıklı ilişkilerden doğan yükümlülükleri nasıl kavradıkları kendisini gös­termektedir.   Sovyet halkı,   sıkıntıya   düştüğünde bir müttefike elindeki bütün araçlarla yardıma koşulması gerektiği,, müttefike geçici yol arkadaşı   olarak   değil dost olarak davranılması gerektiği, başarılan ve güçlen­mesi karşısında sevinç duyulması gerektiği görüşünde­dir. İngilizlerin ve Amerikalıların temsilcileri bu görüşü paylaşmıyorlar; tersine, böylesi bir ahlakı safdillik ola­rak değerlendiriyorlar. Onlar, güçlü bir müttefikin teh­likeli olduğundan, müttefikin güçlenmesinin kendi çı­karlarına yaramadığından, güçlü bir müttefiktense za­yıf bir müttefikle iş yapılması gerektiğinden ve buna rağmen güçleniyorsa, zayıflatılması için önlemler alınması gerektiğinden hareket ediyorlar.

 

İngilizlerin ve Amerikalıların, Haziran 1942 tarihli İngiliz-Sovyet beyannamesi ve Sovyet-Amerikan beyan­namesi ile, daha 1942 yılında Avrupa'da ikinci cepheyi açmakla kendilerini yükümlü kıldıklarını herkes biliyor. Bu; savaşın ilk döneminde Alman faşizminin püskürtülmesinin tüm yükünü taşıyan Sovyetler Birliği'nin aske­ri birliklerine kolaylık sağlamak amacıyla yapılmış ve zamanında yerine getirilmesi gereken; verilmiş resmi bir sözdü, evet eğer istenirse, bir yemindi. Yine Sovyet Hü­kümeti'nin, Sovyetler Birliği'nin ikinci cephenin geciktirilmesine razı olmadığını defalarca açıklamasına rağ­men, bu sözün ne 1942'de, ne de 1943'te yerine getirilmediği de bilinmektedir.

 

İkinci cephenin geciktirilmesi siyaseti, kesinlikle bir rastlantı değildi. Bu politika, Almanya ile savaşta Alman faşizmine karşı mücadelenin kurtuluş görevleri ile bağdaştırılamayacak gayeler izleyen İngiltere ve ABD’nin gerici çevrelerinin çabaları ile beslendi. Alman faşizminin tümden parçalanması onların planlarına dahil değildi. Onlar, kendi dar görüşlü, bencil çıkarlarından hareket ederek, Almanya'nın gücünü çökertmeye, öncelikle de Almanya'nın tehlikeli rakiplerden biri olarak dünya pazarlarından dıştalanmasına ilgi duyuyorlardı. Buna karşılık, kapsamlı demokratik dönüşümler niyet­leri arasında olmadığı gibi, aynı şekilde, Almanya'nın ve diğer ülkelerin, emperyalist saldırının ve faşizmin sü­rekli taşıyıcıları olan gerici güçlerin egemenliğinden kur­tarılması da niyetlerine dahil değildi.

 

Aynı dönemde, SSCB'nin zayıflayacağına dair spe­külasyon yürüttüler, SSCB'nin tümüyle tükeneceğini, yıpratıcı savaşla uzun bir süre için büyük ve kuvvetli bir güç olarak Önemini kaybedeceğini ve savaştan son­ra ABD ve Büyük Britanya'ya bağımlı hale geleceğini umdular.

 

Sovyetler Birliği'nin, bir müttefike karşı böyle bir tavrı normal göremeyeceğini insan kavrar.

 

SSCB tarafından müttefikleriyle ilişkide izlenen politika, bu politikanın tam tersidir. Bu politika, üstleni­len yükümlülüklerin değişmeksizin bencil olmayan, tu­tarlı ve dürüst bir şekilde yerine getirilmesi ve mütte­fiklerine sürekli olarak dostça yardım etmeye hazır olmayla sivrilir, Sovyetler Birliği, geçen savaşta, diğer ül­kelere, silah arkadaşlarına karşı, ortak düşmana karşı

mücadelede böylesine bir gerçek müttefik tavrı göster­di.

 

İşte bir kanıt.

 

Bilindiği gibi, Hitler birlikleri 1944 Aralık'ının sonunda, Batı Cephesinde, Ardenler civarında bir saldırıya giriştiler, cepheyi yardılar ve İngiliz Amerikan bir­liklerini zor bir duruma soktular. Müttefiklerin iddiasına göre, Almanlar Liege'e karşı bir darbeyle birinci Ameri­kan ordusunu parçalamak, Anvers'e kadar ilerlemek, Dokuzuncu Amerikan» ikinci İngiliz ve Birinci Kanada ordularının ricat yollarını kesmek ve İngiltere'nin savaş­tan çekilmesini sağlamak amacıyla, müttefiklere yeni bir Dunkirk hazırlamak istiyorlardı.

 

Bu bağıntıda W. Churchill, 6 Ocak 1945te J. V. Stalin'e aşağıdaki yazıyı gönderdi:

 

«Batıdaki muharebe çok ağır ve Başkomutan­lıktan her an geniş kapsamlı kararlar talep edilebilinir inisiyatifin geçici olarak yitirilmesinden son­ra geniş bir cepheyi savunmanın ne kadar endişe verici bir durum olduğunu kendi deneyiminizden biliyorsunuz. Doğal olarak, Eisenhower'in ve bi­zim en önemli kararlarımızı etkileyeceğinden dola­yı, sizin ne yapacağınızı genel hatlarıyla öğrenmek General Eisenhower için oldukça istenilen ve ge­rekli bir şeydir. Bize gelen bir habere göre, bizim delegemiz, Hava Kuvvetleri Mareşali Tadder, dün akşam hava koşullan nedeniyle Kahire'de kaldı. Gezisi çok gecikti, bu sizin suçunuz değil. Eğer halen size ulaşmadıysa, bu durumda, Ocak'ta Vistül cephesi boyunca ya da başka bir mevzide bü­yük bir Rus saldırısını hesaba katıp katamayacağımızı, ve yine belki de sizin vermek istediğiniz diğer saikleri bana bildirebilirseniz, size müteşekkir kalırım. Bu son derece gizli bilgiyi, sıkı gizliliğe bağlı kalmak koşuluyla, yalnızca Feldmareşal Brooke ve General Eisenhower dışında hiç kimse­ye bildirmeyeceğim. Meseleyi acil görüyonün.»

 

7 Ocak 1945te J. V. Stalin, W. Churchill'e aşağıdaki yanıtı iletti:

 

«7 Ocak akşamı, 6 Ocak 1945 tarihli yazınızı al­dım.

 

Ne yazık ki Hava Kuvvetleri Mareşali Bay Tadder henüz Moskova'ya ulaşmadı.

 

Almanlara karşı top ve hava kuvvetleri üstün­lüğümüzü kullanmak çok önemlidir. Ancak bunun için, hava kuvvetleri için açık bir hava, ve topçu­ların ateş menzilini bozan sisin olmaması gerekir. Bir saldırı hazırlıyoruz, Ancak şu anki hava koşul­lan saldırımız için uygun değildir. Ancak, Batı Cephesi'ndeki müttefiklerimizin durumu dolayısıyla, Başkomutanlık Genel Karargâhı, hazırlıktan hız­landırılmış bir tempoyla bitirme ve en geç Ocak'ın ikinci yarısı içinde, hava koşullarına bakılmaksızın tüm merkezi cephe boyunca Almanlara karşı bü­yük çaplı saldırı harekâtlarına başlama karan aldı. Müttefiklerimizin kahraman birliklerine yardım etmek için, yapılabilecek her şeyi yapacağımızdan kuşku duymanıza gerek yoktur.»

J. V. Stalin'e gönderdiği 9 Ocak tarihli yanıtta W. Churchill, şunları yazdı:

 

«Milessir (thrilling) yazınız için size çok mü­teşekkirim. Durumu yalnızca, General Eisenhower'in kişisel bilgisine sundum. Soylu başlangıcınıza, tam başarı eşlik etsin!»

 

Batıdaki müttefik birliklerini desteklemeyi hızlan­dırma isteğiyle, Sovyet Birlikleri Başkomutanlığı, Sovyet-Alman Cephesi'nde Almanlara saldırı açmanın tari­hini 20 Ocaktan 12 Ocak'a alma karan aldı. 12 Ocakta Baltık Denizi'nden Karpatlar'a uzanan geniş cephe bo­yunca Sovyet birliklerinin saldırısı başladı. 150 Sovyet tümeni, muazzam miktarda top ve uçak harekete geçi­rildi, Alman Cephesi yarılıp, Alman birlikleri yüzlerce kilometre geriye atıldı.

 

12 Ocakta, yeni bir hücuma geçmeleri düşünülen beşinci ve altıncı zırhlı orduları da dahil olmak üzere, Alman birlikleri Batı Cephesi'ndeki saldırıyı durdurdu­lar; 5-6 gün içerisinde [bu zırhlı ordular —ÇN] cep­heden alındılar ve Doğu'ya, saldıran Sovyet birlikleri­ne karşı salındılar. Alman birliklerinin Batı'daki saldırısı başarısızlığa uğratıldı.

 

17 Ocak 1945te W. Churehill, J. Y. Stalin'e şunları yazdı:                                                                 

 

«Yazınız için size çok müteşekkirim ve Hava Mareşali Tadder'in sizin üzerinizde olumlu bir et ki yapmasından ötürü son derece sevinçliyim.

Majestelerinin Hükümeti adına ve yüreğimin derinliklerinden, Doğu Cephesi'nde başladığınız dev saldırı dolayısıyla size teşekkürlerimizi ve teb­riklerimizi iletmek istiyorum.

 

General Eüsenhower'in hangi planlan izlediği­ni ve bunların gerçekleşmesinin Rundstedt'in taciz saldırısı dolayısıyla hangi ölçüde durdurulduğunu kuşkusuz biliyorsunuz. Tüm cephemiz boyunca mücadelelerimizin aralıksız devam edeceğine eminim. Feldmareşal Montgemery'nin kumandası al­tındaki İngiliz 21. Ordu grubu bugün Roermond’un güneyindeki bölgede saldırıya girişti.»

 

J. V. Stalin'in, Sovyet birliklerine yönelik Şubat 1945 tarihli emrinde, Sovyet birliklerinin bu saldırısı üzerine şöyle denmektedir:

 

«Kızıl Ordu, bu yılın Ocak ayında Baltık Denizi'nden Karpatlar'a kadar tüm cephe boyunca, düşmana eşi görülmemiş ağırlıkta bir darbe indirdi. 1200 kilometrelik cephe boyunca, Almanların yıllar boyu inşa etmek için uğraştıkları güçlü savunma mevzilerini yardı. Kızıl Ordu, saldırısı sırasında düşmanı hızlı ve ustaca harekatlarla batı yönünde epeyce geri attı.

 

Kış saldırımızın basanları, öncelikle, Belçika ve Alsas'ı işgal etmeyi amaçlayan Alman kış saldırı­sının başarısızlığa uğramasına ve Almanlara karşı saldırıya geçmeleri ve böylelikle Batı'daki saldırı ha­rekâtlarını Kızıl Ordu'nun Doğu'daki saldırı hare­kâtları ile birleştirmeleri için müttefiklerimizin or­dularına olanak sağlamaya yol açtı.»

J. V. Stalin, böyle davrandı.

 

Ve gerçek müttefikler, ortak mücadelede böyle dav­ranır.

 

Olgular bunlardır.

 

Elbette ki, tarih çarpıtıcılarına ve iftiracılara, tam da olgulara saygıları olmadığı için sahtekâr ve iftiracı denir. Onlar dedikodu ve iftira ile uğraşmayı tercih edi­yorlar. Ancak, bu bayların, dedikodu ve iftiraların geçici, ama olguların kalıcı olduğu şeklindeki genel bilinen doğruyu eninde sonunda kabul etmek zorunda kalacak­larından kuşku duymak için bir sebep yoktur.

 

Sovyetler Birliği Enformasyon Bürosu

«NeueWelt»,

No. 3, Şubat  1948, Berlin.

 

 

 


 

* «Bizonien» : Nazi Almanya'sının teslim olmasından sonra Sovyetler Birliği'nin işgali altındaki Alman toprakları bir «zon»u oluşturuyordu; diğer müttefiklerin işgali altındaki Alman toprakları ise diğer «zon»u — ÇN.

 

*Alıntı: Corwin D. Edwards, Economic and Political Aspects of International Cartels (Uluslararası Kartellerin Ekono­mik ve Politik Yönleri), Government Printing Office, Washington 1944.

 

* Richard Sasuly, I. G. Farben, Boni & Gaer, New York 1947, s. 80.

 

* Stock Exchange Year Book, London 1925; Who's Who in America; Who's Who in American Finance, Banking and "Insu­rance; Moody's Manual of Railroads and Corporation Securities; Poor’s Manual, 1924-1939.

 

* «Befriedungspolitik» = «Appeasement Policy»: II. Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında Batılı büyük güçler tarafından Nazi-Hitler Almanyası karşısında uygulanan; saldırgan devletin talepleri karşısında ona taviz vererek onu yatıştırma siyasetini anlatan tarihsel olarak oluşmuş somut bir kavram. Bu yazı içe­risinde geçtiği yerlerde de böyle anlaşılmalıdır. —ÇN.

 

* V. M. Molotov, 1935 ve 1936 Yıllarındaki Makaleleri ve Ko­nuşmaları, s. 176, Rusça.

** Aynı eser, s.177.

*  J. Stalin, SBKP(B) MK'nin Faaliyeti Üzerine XVIII. Par­ti Kongresine Rapor, Moskova 1939, s. 12; aynı zamanda bkz. «Sosyalizmin ülkesi. Bugün ve Yarın», SBKP(B) XVIII. Parti Kongresindeki Raporlar ve Konuşmalar, 10-21 Mart 1939, Moskova 1939, s. 20.

 

* J. V. Stalin, SBKP(B)  MK'nin Faaliyeti Üzerine XVIII. Parti Kongresine   Rapor, Moskova   1939, s. 12;   aynı zamanda: «Sosyalizmin Ülkesi. Bugün ve Yarın», Moskova 1939, s. 20.       

** Aynı eser, s.15; s. 22.

* A. Hitler, Kavgam, Münih 1936, s. 742.

* «Başbuğ ve imparatorluk Başbakanının Lord Halifax ile 19 Kasım 1937'de Obersalzberg'de imparatorluk Dışişleri Bakanı­nın huzurunda yaptığı konuşmanın kayıtları», Alman Dışişleri Bakanlığının arşivinden.

** Büyük Britanya, Fransa, Almanya ve İtalya kastedilmekte­dir.

*** Daha önce alıntı yapılan «kayıt»a bakınız.

* Aynı yerde.

** Aynı yerde

* 23 Şubat 1938 tarihli «Times», s. 9.

** «Başbuğ ve imparatorluk Başbakanı ile İngiliz Büyükelçisi arasında imparatorluk Dışişleri Bakanı Ribbentrop’un huzurunda 3 Mart 1938'de Berlin'de yapılan görüşmenin kayıtları», Alman Dışişleri Bakanlığının arşivinden.

*** Aynı yerde.

* Aynı yerde.

** 13 Mart 1938 tarihli «İzvestiya».

* Foreign Office'in 24 Mart 1938 tarihli notası.

**  «Politik Rapor, Londra, 10 Temmuz 1938, aynı yılın 10 Ha­ziran tarihli A No. 2589 sayılı rapora ek», Alman Dışişleri Bakan­lığı arşivinden.

*** Aynı yerde.                                           

* Correspondence respecting Czechoslovakia (Çekoslovakya’ya ilişkin yazışmalar). Eylül 1938, Londra 1938, cmd 5847, s. 8/9.

* J. Stalin, SBKP(B) MK'nin Faaliyeti Üzerine XVIII. Parti Kongresine Rapor, Moskova 1939, s. 14; aynı zamanda: «Sosya­lizmin Ülkesi. Bugün ve Yarın», Moskova 1939, s. 22.

* Aynı yerde, s. 12/13; ya da s. 20.

** Michael Sayers and Albert E. Kafan, The Great Conspiracy. The Secret War Against Soviet Russia (Büyük Komplo. Sovyet Rusya'ya Karşı Gizli Savaş), Boston 1946, s. 366.

* «Izvestiya», 20 Mart 1939.

** 30 Eylül 1938 tarihli DNB [Alman Resmi Gazetesi —ÇN], İngiliz-Alman Deklarasyonu, Münih, 30 Eylül 1938, Dış politika ve Ülkeler Arşivi, Nisan 1938-Mart 1939, s. 483, Dış Politika Yıllığı, 1939, s. 247/48.

* Von Dirksen, Londra'da Mayıs 1938-Ağustos 1939 arasındaki görev döneminde Almanya ile İngiltere arasındaki politik ilişki­lerin gelişmesi üzerine notlar.

 

* Bkz. V. M. Molotov'un SSCB Yüce Sovyetinin 3. günkü otu­rumuna sunduğu rapor, 31 Mayıs 1939.

* Alıntı : Michael Sayers and Albert E. Kahn, The Great Gonspiracy. The Secret War Against Soviet Russia, Boston 1946, s. 329.

 

* «Speeches on Foreign Policy by Viscount Halifax», Oxford University Press, London 1940, s. 296.

* İngiltere'deki Alman Büyükelçisi Dirksen'in 21  Temmuz 1939 tarihli kaydı. Alman Dışişleri Bakanlığı arşivinden.

 

*Britanya elçisinin 2 Mart 1940 tarihli notası. Svenska Utrikes Departmentets Vita Bok (İsveç Dışişleri Bakanlığının Be­yaz Kitabı), Stockholm 1947, s. 120.

 

** «Günther’in 2 Mart 1940 tarihli Ek Notları», a.g.e., s. 119

* O dönemde Fransız Hükümet Üyesi.

* 24 Haziran 1941 tarihli «New York Times».

* «Pauls - Mr. Bull Görüşmesi», Alman arşiv belgelerinden.

** Aynı yerde.

 

kaynak: "Tarih Çarpıtıcıları", SSCB Enf. Bürosu-STALİN,
İnter Yayınları, Haziran 1989, 197 sf.